Kur’an’ın Aktüel Değeri Üzerine

Kur’an’ın Aktüel Değeri Üzerine (1)

Her ideoloji, evrensel olduğunu iddia ettiği birtakım ilkelerle yola çıkar ve ancak uygulama imkanı bulunca geçerliliğini ispatlamış olur. Uygulama imkanı bulamayan ideolojilerin geçerliliği de, evrenselliği de tartışmalıdır.
İdeolojiler, sadece bir kere uygulama imkanı elde etmekle de evrenselliklerini ispatlamış olamazlar. Ancak değişik zamanlarda/mekanlarda uygulanabilen ideolojilerin evrenselliği ileri sürülebilir.
Her ideolojinin uygulaması, teorisyenine nasip olmamıştır. Birçok ideolojinin teorisi ve pratiği farklı insanlar ve farklı toplumlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Nitekim Marksizm’in ilk uygulaması, teorisinin doğum yeri olan İngiltere’de değil, Rusya’da mümkün olabilmiştir.
İdeolojiler, pratiğe geçerken, kaçınılmaz olarak yerel ve özel araçlar kullanmak zorundadırlar. Pratiğin zorladığı bu araçlar toplumdan topluma, coğrafyadan coğrafyaya değiştiğinden, ilkelerin dışında kalan bu araçların değişkenliği, dolayısıyla yerelliği kabul edilmelidir. Bu itibarla, değişken olan bu araçlar evrensel sayılamayacağı gibi, evrensellik iddiasındaki ideolojiler de, şartların dayatmasıyla -teori bazında da- degişmek zorunda kalıyorlarsa ‘evrensellik’ vasfını kaybetmiş olurlar.

(Hikmet Zeyveli, Kur’an ve Sünnet Üzerine Makaleler, Bîrûn Yayıncılık, İstanbul, 2003)

Kur’an’ın Aktüel (Güncel) Değeri Üzerine (2)

İslam, teorisini ve pratiğini beraber getiren ve yaşatan yegâne ideolojidir; diğer ideolojiler gibi, teorisini yazıp bitirdikten sonra uygulama aşamasına geçmiş değildir. Evrensel ilkeleriyle uygulama iç içe olup, hedeflediği toplumu, yirmi üç senelik bir zaman zarfında oluşturarak gerçekliğini ve geçerliliğini ispatlamıştır.
Bu ‘özel uygulama’ aşamasını da yöneten Kur’an’da, teorinin, yâni evrensel olanın yanısıra, pratiğin, yâni özel ve yerel olanın da yer alması, ilk İslam toplumu için rahmet olmuştur. Ama bu ilk ‘özel uygulama’, sonraki İslam toplumları için rahmetin yanısıra imtihan da olmuştur. Bu imtihan, zamanın/mekânın değişmesiyle nelerin sabit kalacağı ve nelerin değişebileceğinin tesbitinde, diğer bir ifadeyle, evrensel olanla tarihsel ve yerel olanın ayırdedilmesinde sözkonusu olmuştur.
Bu problem, Hz. Peygamber sonrası ilk İslâm toplumunda varlığını fazla sürdürememiştir. Çünkü yönetimde, Hz. Peygamber’den uygulamasını gördükleri Kur’an’ın temel espirisini kavramış seçkin insanlar söz sahibi olmuştu. Bu dönemin en güzel uygulama örneklerini Hz. Ebubekir ile Hz. Ömer’de buluruz. Kur’an’ın uygulama sünnetini en iyi kavrayanlardan dolayı onlar, İslam’ın evrensel dinamizmini yaşatmak için alınacak tedbirlerde tereddüt etmemişlerdir. Onların örnek yönetimleri döneminde alınmış olan karar ve tedbirler, bize, Kur’an’ın evrensel temel ilkelerini tayinde rehber olacak niteliktedir.

Kur’an’ın Aktüel (Edimsel) Değeri Üzerine (3)

Ama ne yazık ki, Hz. Ebubekir ile Hz. Ömer’in dinamik Kur’an anlayışları, Hicret’in birinci asrının sonuna doğru, yerini giderek tutucu bir zihniyete terketmeye başlamış, Abbasî Halifesi Mütevekkil’in benimsemesiyle, bu zihniyet artık resmî bir devlet politikası olarak toplum hayatına girmiştir.
Müşrikler tarafından Hz. Nûh’a, Hz. Musa’ya ve Hz. Muhammed’e dayatılan atalara tapınma psikozu (Mu’minûn/24; Kasas/36; Zuhruf/22), âdeta dînî bir söylem kazanmıştı.
İşte bu gelenekçi psikoz, aynı tavrı, bu defa da Hz. Peygamber’in uygulamasını, yâni Kur’an’ın ilk yorumunu bütün teferruatıyla şablonlaştırmak suretiyle sürdürmek istiyordu.
Önce “bid’at” kavramı geliştirildi. Neredeyse her yeniliği kapsayan bir tarif yapılarak (Muslim, Sahih, Hadis No: 43), en masum yenilikler bile bid’at sayıldı. Öyle ki, pazardan alacaklarını unutmamak için küçük parmağına ip bağlayan bir müslüman, bu âdetin Hz. Peygamber zamanında mevcut olduğunu tahkik edinceye kadar parmağını avucunun içinde gizlemek zorunda kalıyordu. Çünkü şöyle bir slogan, Hz. Peygamber’in Hadis’i olarak tedavüle sokulmuştu: “Her yenilik bid’attir, her bid’at sapıklıktır ve her sapık cehennemdedir” (Nesâî, Sunen).

Kur’an’ın Aktüel Değeri (4)

Daha sonraları, ‘bid’at’a karşı geliştirilen “sünnet” kavramı hem statikleşti hem de yarı-vahiy (gayr-ı metluv vahiy) karakterine büründürülerek dogmalaştırıldı. Kur’an hükümlerinde sebep ve gaye aranması, Allah’ın şanına âdeta “noksanlık” sayıldı.
“Allah’ın emrettiği veya yasakladığı fiillerde ya da haram kıldığı şeylerde emre veya yasağa esas olacak bir gerekçe aranmalı mı yoksa aranmamalı mı?” sorusuna, “hayır, aranmamalıdır” diyenler; helâl ve haramda, genel olarak yasamada, gerekçe ve gayenin mucip sebep alınamayacağını ileri sürüyorlardı.
Giderek yaygınlaşan bu zihniyet Kur’an’ın dinamizmini yok edince, taklide razı olmak ve ihtilaflı konularda büyük çoğunluğa uymak, ‘bid’atlardan kaçınmak ve Sünnet’e yapışmak’ için yegâne yol sayıldı.
Bu zaafların kurumsallaşması ve bazı yönetimlerden destek görmesi sonucu, bu durum, kaideyi bozmayan birtakım istisnalarla yirminci yüzyılın başlarına kadar geldi.
Asırlardır sürüp gelen bu zaaflar, İslam-dışı ideolojilerin, özellikle de Batı’daki siyasal, kültürel ve teknolojik gelişmelerin dayatmasıyla birleşince, İslam’ı temsil eden son siyasî otorite de dağılarak, yerini birtakım küçük siyasî yönetimlere bıraktı. Bu yönetimler, İslamî kimliklerini süratle kaybetmeye başladı. Batı’nın geliştirdiği siyasî ve kültürel değerler karşısında ya laik bir siyasî çözümü benimsedi; yâni, dini, “kişisel inançları” seviyesine indirerek İslam’ın toplumsal yönünü reddetti; ya da zahiren İslâm’ın siyasî otoritesini kabul etmiş görünerek, galiplerin dayattığı değerlerle varlıklarını sürdürmeye çalıştılar. Bütün bunların doğurduğu kimlik krizi, parça parça olmuş -sözüm ona- İslam âleminin galipler tarafından sömürü odağı haline gelmesine sebep oldu.

(Hikmet Zeyveli, Kur’an ve Sünnet Üzerine Makaleler, Bilgi Vakfi Yayınları, Ankara, 1996)

Kur’an’ın Aktüel Değeri Üzerine (5)

İslamî siyasî otoritenin parçalanmasından günümüze kadar geçen yüzyıla yakın zaman zarfında, İslâm-dışı resmî-siyasî otoritelere rağmen, başlangıcında olduğu gibi, İslam’ın, toplumların hayatına hükmetmesi için ne yapılması gerektiğini araştıran âlimlerin zihinlerini en çok meşgul eden soru şuydu: “Nerede hata yapılmıştı da bu duruma düşülmüştü?” Konulan ilk müşterek teşhis ise, İslam’ın ilk ve en sağlam kaynağı olan Kur’an’dan uzaklaşılmış olmasıydı.
Fakat bu teşhiste birleşenler, çözümlerde birbirlerinden ayrılıyorlardı. Bunun en önemli sebeplerinden biri, Kur’an’ın temsil ettiği İslâm’ın kapsamını belirlemedeki ihtilaflardı. İslâm sadece Kur’an’dan mı ibaretti? O takdirde, onun referans gösterdiği Hz. Peygamber’in (s) örnekliği bizi bağlar mıydı? Bu kaynak veya kaynaklardan gelen hükümlerin evrenselliği veya tarihselliği tartışılabilir miydi?
Genel olarak İslâm’ın, özel olarak Kur’an’ın aktüalize edilmesinin problemleri diye özetlenebilecek olan bu konuda, günümüzdeki görüşler şöyle sıralanabilir:

1) İfrat Görüş Sahipleri

Kur'an'da, inanç esasları dışında hiçbir evrensel sâbite kabul etmeyip, bütün hükümlerin değişebileceğine inananlar. Bu görüşü savunanlardan birisi olan Celâl Nuri İleri şöyle demektedir: "Dünyada her kaide-i hükmiyye değişir."

Mısırlı çağdaş düşünür Hasan Hanefî, bu konuda daha da ileri giderek, Kur’an’daki inanç esaslarının da değişeceğini iddia etmektedir.
Laik yönetimleri benimsedikleri ve İslâm adına endişeleri olmadığı halde, o resmî ideolojileri İslâm adına meşrulaştırmaya çalışanlar (da Kur’an’ın hükümlerinin değişeceği kanaatindedirler).

(Hikmet Zeyveli, Kur’an ve Sünnet Üzerine Makaleler, Bîrûn Yayıncılık, İstanbul, 2003)

Kur’an’ın Aktüel Değeri Üzerine (6)

2) Tefrit Görüş Sahipleri

Klasik taklit temayülünü aynen sürdürenler: Bunlara göre İslam’ın ilk döneminin (Saâdet Asrı’nın) bütün değer ölçüleri ve uygulamaları evrensel nitelikte olup, tarihsel ve yerel olanı yoktur. Hz. Ömer’in tasarrufları da bizim için nass’lar (Kur’an ve Sünnet/ş) üzerinde içtihat etme konusunda delil olamazlar. “Âyetin ve Hadis’in/Sünnet’in olduğu yerde içtihat yapılamaz.” Bid’atlardan sakınmak ve Sünnet’e sarılmak gerekir.
Bu katı taklitçiliğin bir tezahürü olarak, günümüzde hâlâ, meselâ, saat, telefon ve kapı zillerini kullanmanın caiz olup olmadığı tartışılabilmektedir.

(Hikmet Zeyveli, Kur’an ve Sünnet Üzerine Makaleler, Bîrûn Yayıncılık, İstanbul, 2003)

Kur’an’ın Aktüel Değeri (7)

3) Mutediller

Bunlar, Kur’an’ın âdete ve örfe dayanan hüküm ve muamelelerinin, özellikle zaman ve mekân farkları varsa, değişebileceğini, çünkü bu konulardaki Kur’ân ayetlerinin bir kısmının tarihsel veya yerel özellikte olduklarını kabul etmektedirler. Bunlar, “zamanın değişmesiyle hükümler de değişir” ilkesini benimserler; ancak bu kuralın, gerekçesi (illeti) değişmiş olan hükümler için geçerli olacağı kanaatindedirler. Bazı düşünce farklılıklarına rağmen, eski alimlerden Tûfî, çagdaşlardan Mehmed Âkif Ersoy, Hüseyin Kâzım Kadri ve Fazlurrahman bu gruba örnek verilebilir.
Biz bu hassas konuda görüş belirtmeden önce, üç konudaki düşüncelerimizi söylemek istiyoruz.

(Hikmet Zeyveli, Kur’an ve Sünnet Üzerine Makaleler, Bîrûn Yayıncılık, İstanbul, 2003)

YAZAN: ŞEREF AZİZ TAHA

Reklam

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*