Bahâeddin Veled’in Türkiye Selçuklu Devleti İktidarı ile Münasebeti

A.Bahâeddin Veled’in Türkiye Selçuklu Devleti İktidarı ile Münasebeti

Bahâeddin Veled Sultanü’l Ulema lakabıyla bilinirdi. Tam adı Muhammed Bahaâddin Veled bin Hüseyin el-Bekrî’dir. Harizm’in ünlü mutasavvıfı, vaazi ve müderrisi olarak tanınan Bahâeddin Veled Fahreddin Razî ile yaşadığı çekişmeden sonra Nişabur’a doğru göç etmiştir[1]. Oradan sırasıyla Bağdat ve Mekke’ye geçerek Anadolu topraklarında ilk olarak Erzincan Hükümdarı Fahreddin Bahremşah’ın yanına gelmektedir[2]




a.Emir Musa

            Larende’ye geldiği vakit ilk Selçuklu Emir’i ile burada ilişki içerisine girdiğini tahmin etmekteyiz. Eserde anlatılana göre Konya’ya tabi olan Larende şehrine ulaştı. Orada İslam sultanı Alâeddin Keykubad’ın naiplerinden Emir Musa adında biri vardı. Emir Musa, o ilin sübaşısı ve hâkimi olup çok kahraman, temiz ve sadık bir Türk’tü. O, Baha Veled gibi bir adamın Horasan ülkesinden geldiğini işitince ve böyle bir güneşin başka bir yerde kolayca parlamayacağını da bilince, bütün şehir halkı ve askerlerle birlikte yaya olarak onu karşıladı. Hepsi onun müridi oldu. Her ne kadar Emir Musa, Bahâeddin Veled’i sarayına çağırdıysa da Bahâeddin Veled razı olmadı ve mutlaka bir medrese istedi. Emir Musa hazretleri şehrin ortasında onun için bir medrese yapmalarını emretti[3]. Anlatılan bu menkıbe gerçeklikle uyuşmaktadır. Larende’de yedi yıl kaldığını ve Mevlana’nın annesi Mümine Hatun’un kabrinin burada olduğunu bilmekteyiz[4]. Mevlana’nın emirlerle ilişkisi burada göze çarpmaya başlamıştır.

            Anlatılacak menkıbe de Celâleddin Rumi’nin burada evlendiğini çocuklarının burada dünyaya geldiğini görüyoruz. Yedi yıl veya daha fazla bir müddet o medresede kaldılar. Nihayet Mevlana Celâleddin Muhammed buluğa erdi. Onu Semerkandlı Hoca Şerafeddin Lala’nın kızıyla evlendirdiler. Şerafeddin Lala soyu temiz ve asil bir adamdı. Onun güzellikte, letafette ve yüz güzelliğinde eşi olmayan Gevher Hatun adında bir kızı vardı. Onu büyük bir düğün yaparak, Mevlana Celâleddin verdiler. Sultan Veled ve Alâeddin, o hatundan dünyaya geldiler[5]. Bahâeddin Veled ve Celâleddin Rumî’nin ilk olarak buradaki Emir Musa ile iletişime geçtiğini münasebetlerinin başladığını görmekteyiz.




b. I.Alâeddin Keykubad

Öylece Larende şehrinde bir hayli zaman kaldılar. Meğer iftiracılar ve kıskançlardan bir topluluk Emir Musa’yı sultan Alâeddin’in yanında yererek: “Belh’li Mevlana Bahâeddin Veled Rum diyarına gelmiş, bu vilayeti velilik nuru ile aydınlatmıştır. Devrin Sultan hazretlerinin subaşısı ve kullarından olan Emir Musa ona sıkıntı vermiş, onu Larende şehrinde tutmuş, ona iradet getirmiş ve onun için bir medrese yaptırmıştır. Emir Musa böyle bir cüret ve cesaret göstermiş, padişahtan da korkmamıştır,” dediler. Sultan bunu işitir işitmez son derecede kızdı ve kırıldı. Veziri, yüz bin tünü tatlı saz ve hoş dillilikle padişahın gazabını yatıştırdı.“Hali casuslar vasıtasıyla anlayalım. Sonra Musa beyin icabına bakılır.” dedi. İslam Sultanı Emir Musa’ya türlü korkutmalar ve şiddetle dolu bir emir yazmalarını, içinde de “O ulu kişinin halinden bir parça olsun bize bildirmedin. Bu derece unutkanlık ve tegafül niçin gösterdin?” diye sormalarını buyurdu. Sultanın emri, Emir Musa’ya yetişince Emir Musa korkudan titreye titreye Bahâeddin Veled’ın huzuruna geldi. Olan biteni ona bildirip sultanın mektubunu verdi. Baha Veled hazretleri: “Alâeddin Padişah içki içiyor ve çalgı sesi dinliyor. Ben onun yüzünü nasıl görebilirim?” dedi. Bu olaydan önce zaman zaman Emir Musa, Baha Veled’den, geldiği haberini ve onun veliyetinin büyüklüğünü padişaha bildirmek için müsaade istedi. Bahâeddin Veled müsaade etmedi. Şeyh Hazretleri: Kalk, çekinmeden sultanın huzuruna git ve ne görüp işittinse gerektiği gibi arz et.” diye buyurdu. Bu suretle padişahın mektubunun cevabı yerine bizzat Emir Musa yola koyuldu. Sultanın huzuruna gelince, kendini aciz ve hakir bir kul gibi göstererek başını yere koyup, edeple tahtının ayağını öptü. Sultan Alâeddin, Bahâeddin Veled’in nasıl geldiğini sordu. Emir Musa keyfiyeti olduğu gibi anlattı. Sultan o hayırlı haberin doğruluğuna çok sevindi ve ağladı. Öyle bir ilahi bilgin ve arifin mübarek ayağıyla kendi ülkesini şereflendirdiği ve böyle büyük bir saadete kavuştuğu için Tanrı’ya sonsuz şükretti ve: “Eğer bizim başkentimize zahmet eder [6] gelir ve Konya şehrini kendi evladının makamı yaparsa, ben yaşadığım müddetçe şarkıları ve çalgıların sesini dinlemem, hiç kimseye iradet getirmediğim halde, onun Kulu ve müridi olurum.” dedi. Padişah, Emir Musa’ya hediyeler vererek kendi yakın adamları ile birlikte o sultanın hizmetine gönderdi. Haberciler tam ve mükemmel bir şekilde elçilik ödevlerini yerine getirince, Bahâeddin Veled hazretleri de çocuklarını ve dostlarını alarak Konya başkentine hareket etti. Sultan-ul- Ulema’nın geldiği haberi Sultan-ul-Umeraya erişince bütün kalem erbabı ve âlem sahipleri Konya ahalisi ile birlikte onu karşılamağa çıktılar. Sultan Alâeddin uzak bir mesafede attan indi, gidip şeyhin dizini öptü. Şeyhin de kendisine elini uzatıp sıkmasını istedi; fakat Mevlana eli yerine asasını uzattı. Sultan o heybetten ve keskin bakıştan titremeğe başladı.

Sultanın niyeti, Sultan-ül Ulema’ya kendi sarayının holünde yer hazırlamak ve onu[7] orada misafir etmekti. Mevlana Bahâeddin Veled kabul etmedi ve: “imamlara medrese, şeyhlere hane gah, emirlere saray, tüccarlara han, başıboş gezenlere zaviyeler, gariplere kervansaraylar münasiptir.” buyurup Altun Apa medresesine indi. Derler ki, Konya’da o zamana kadar ondan başka medrese yoktu ve şehrin kalesini de daha yapmamışlardı. Zamanın sultanları ve uluları arasında adet olduğu gibi, sultan Alâeddin de Bahâeddin Veled’e para ve eşyadan türlü hediyeler gönderdi. Bahâeddin Veled: “Sizin mallarınız haramla karışık ve şüphelidir. Bana yetecek kadar esvabım vardır ve daha atalarımızın gaza suretiyle elde ettikleri malımız duruyor.” diyerek hiç kimseden, hiç bir şey kabul etmedi. Herkes onun bu Ebu Bekir evladına yaraşır takvasının kemaline ve tokgözlülüğüne şaştı. Sayısız doğruluk ve samimiyetle kadın ve erkek onun müridi oldular. İslam sultanı, vezirleri, etrafında bulunanlar ve diğer değerli kişiler bu hale hayran oluyorlardı[8]. Alâeddin Keykubad’ın tasavvufa sıcak baktığını, ilim adamlarını sevdiğini biliyoruz.[9] Menkıbede bazı yerlerde abartı olsa da bir saygı olduğunu görmemek elde değildir. Sultan Alâeddin ile Bahâeddin Veled’in arasındaki ilişkinin Konya’ya gelmesiyle başlamıştır.

Sultan Alâeddin şehrin kalesini tamamlayınca, Baha Veled Hazretlerinin de bir kere bakıp bu kalenin etrafını gezip seyretmesini rica etti. Baha Veled Hazretleri: “Sellere ve düşman süvarilerine karşı çok güzel ve kuvvetli bir kale yaptın. Fakat mazlumların dua oklarına karşı ne yapabilirsin? Çünkü bunlar, yüz binlerce kale burçlarını, bedenlerini delip geçerler ve dünyayı harap ederler. Allah! Allah! Sen adalet ve ihsan kalesi yapmağa, hayırlı dualardan askerler vücuda getirmeğe çalışıp gayret et. Zira bu, böyle binlerce kuvvetli surlardan senin için daha iyidir. Halkın ve dünyanın emniyeti ve âmânı ondadır.” buyurdu. Sultan, Bahâeddin Veled hazretlerinin bu işareti üzerine tam bir doğrulukla bunun için hazırlandı. Ölünceye kadar adalet ve ihsan yaymaktan ayrılmadı ve mesut oldu[10].




Bir müddet geçince Bahâeddin Veled yatağa düştü. Sultan kalkıp ona saygılarını sunmağa ve hatırını sormağa y.eldi. Bir hayli ağlayarak: “Ben, Sultan-ul-Ulema’nın tam bir bağımsızlıkla tahta oturmasını, benim de onun askerinin başbuğu olarak fetihler yapmamı ve zaferler kazanmamı isterdim.” dedi. Mevlana hazretleri: “Senin bu niyetin doğru ise, o halde benim şahadet âleminden saadet alemine sefer edeceğime ve senin de ruhlar filemine ulaşmana az kaldığı kesinleşti.” buyurdu. Üç gün sonra 628 H. yılı Rebiyülahirinin on sekizinci cuma gününün kuşluk vaktinde kudretli Tanrı’nın rahmetine kavuşup “Gerçeklik makamında, çok kudretli bir padişah katında,” yerleşti. İslam sultanı çok elemlenip dövündü. Tam yedi gün saraydan dışarı çıkmadı, kırk gün de ata binmedi. Tahtı bırakıp hasra oturdu ve taziyet âdetini oturmakla bitirdi. Tam kırk gün kalenin cuma mescidinde hatimler indirterek halka sofralar verdiler, fakirlere adaklar adadılar. Padişah şeyhin mübarek türbesinin etrafına, Kabe’nin çevresindeki duvarlar gibi, bir duvar çekmelerini ve mermerden bir taş üzerine de ölüm tarihini kazarak tesbit etmelerini buyurdu. Birkaç sene sonra İslam sultanı da esenlik evine göçtü[11]. Biraz abartılarak anlatılmış olsa da menkıbe işin özüne baktığımız zaman ikisinin arasında bir muhabbetin hasıl olduğunu görüyoruz.




Celaleddin Harizmşah’ın geldiği haberi Sultan Alâeddin’e ulaştı. Sultan Alâeddin hemen şeyhin türbesini ziyaret etti, öptü, ağladı, ondan yardım ve himmet dileyerek Harizmşah’ı karşılamaya hazırlandı. Harizmşah’ın ordusu Erzurum hududuna ulaşınca, casuslar bu ordunun üstünlüğünü İslam sultanına bildirdiler. Rum askerine büyük bir kuruntu geldi. Sultan, Harizmşah’ın halini ve gidişini anlayıp ona göre hazırlanmayı düşündü. Bir gece elbisesini değiştirip birkaç dağlanmamış[12] ve rüzgâr gibi giden at seçti. Dağ yolundan birkaç Türk ile birlikte Harizm askerine iltihak etti. Harizm Emirleri onların kim olduklarını sorup araştırdılar Onlar da: “Biz bu diyarın Türklerindeniz. Erzurum’un dağ nahiyelerin de oturuyoruz. Bizim cetlerimiz Ceyhun nehri civarındandı. Bu birkaç sene içinde sultan Keykubad bizden yüz çevirip bizi müşkül bir duruma sokmuştur. Daima yardımına mazhar olan Harizm askerinin gelmesini bekliyoruz; belki bunlar sayesinde onun zulmünden kurtulabiliriz.” dediler. Bu olayı Harizmşah’ın kulağına ulaştırdıkları vakit, çok sevindi ve bunu iyi bir fal saydı. Buyurdu, hususi sofrayı kurdular. Emirlerden, vezirlerden Haslar ve devlet erkânından her biri sofrada kendi yerini aldı. Kabul töreni tertip ederek bu misafirleri huzura getirdiler. Bunlar, sultanın önünde baş koydular ve onun bu tertip ve törenini tam manasıyla seyrettiler. Getirdikleri atları da onlara verdiler. Sultan, bu misafirlere iltifat etti, hilatlar giydirerek güzel vaatlerde bulundu. Misafirlere bir çadır tayin edip ulufe bağladılar. Hemen o gece Harizmşah’ın hatırından geçti ki, sultan Alâeddin’in: ilkelerinden, her nereden geçtimse bütün halk ondan razı idi. Bu birkaç Türk ondan neden şikayet ettiler? Sultan Alâeddin’in de bu taraflara geldiği duyuluyor, hilekârlık ve gece harekâtında eşi benzeri yoktur. Bu Türkler onun casusu[13] olmasınlar. Durumu daha iyi tetkik etmek lazımdır, zira “şüphe, ihtiyattır.” Hemen Erzurum meliki Mugiseddin’i yanına çağırdı, onunla bu hususta görüşüp: “Yarın bunların durumunu inceleyelim,” dedi. Sultan Alâeddin de hemen o gece rüyasında: “Bahâeddin Veled’in gelip kendisine “Kalk! Hemen atına bin, uyku zamanı mıdır?” dediğini gördü. Uyandığı vakit kendi kendine: Yarın da seyredelim de sonra gideriz.” diyerek tekrar uykuya daldı. Baha Veled hazretlerini yine rüyasında gördü: Baha Veled asasını tahtına ve tahtın üzerine çıkıp onun göğsüne vurarak: “Ne uyuyorsun?” dedi. Alâeddin, Baha Veled’in heybetinden uyandı; bütün vücudu titremeğe başladı. Adamlarını da uyandırdı. Gece yarısı atları eyerleyip yola çıktılar. Gece sona erdiği vakit, Harizmşah: “Biz bugün onların durumunu inceleyinceye kadar sayılı emirlerden birkaç kişi onların çadırının etrafına göz kulak olsunlar.” diye emir verdi. Fakat sabah olunca hepsinin gitmiş olduğunu gördüler. Bunu Harizmşah’a bildirdiler. Harizmşah, bunları takip için iki üç bin yiğit süvari yola çıkardı, kendisi de bunların arkasından atına binip gitti. Sultan Alâeddin, arkasına baktığı vakit bir ordunun kaldırdığı tozların havaya yükseldiğini gördü. Bunun üzerine atını doludizgin sürerek kendi ordusuna ulaştı[14]. Harizmliler de hiç bir şey elde etmeden dönüp gittiler. Sultan Alâeddin askerlerine birçok hediyeler ve paralar verip: “Tanrı’nın yardımı ve Baha Veled hazretlerinin himmeti ile biz kuvvetlenmiş ve galibiz,” buyurdu. Erzincan’ın Yassı Çemen mevkiinde askerini yerleştirdi. Harizmşah’la birkaç gün muharebe yaptılar. Beşinci günü birdenbire Tanrı erlerinin kuvvetli nefeslerinden bir yardım ve zafer rüzgârı esti, Rum askerleri tarafındaki toz ve toprağı havaya kaldırarak Harizm askeri üzerine saçtı. Sultan hazretleri, “Attığın vakit sen atmadın, fakat Tanrı attı'” ayetinin işaret ettiği veçhile: “Bu yüzler kararsın,” dedi. “Güç yetmediği şeyden kaçmak peygamberlerin adetlerindendir” hadisinin korkusu da düşmanların kalbine çöktü. Nihayet Tanrının yardımı ile sultanın bayrakları galip gelip askerleri zafer ve saadete kavuştular. Fanilere de düşmanın böyle heybetli ve haşmetli bir ordusunun, o zamanın Kutbu’nun himmetiyle fena bir bozgunluğa uğradığı malum oldu. Bu sofiler tayfasının yardım ve himmetinin, dünya ve ahirette sonsuz bir saadeti ve ebedi bir salah ve kurtulmayı mucip olacağı muhakkaktır. Sultan Alâeddin mühim bir olayla karşılaştığı vakit daima şeyhin türbesine gider, ondan medet diler, galip ve başarılı olarak dönerdi[15].

Anlatılan hikâye ne kadar abartılarak anlatılsa da Bahâeddin Veled’e olan saygısını, sevgisini münasebetini anlamaktayız. Vefat etmiş olsa bile ona verdiği değeri görüyoruz.




c.Bedreddin Gevhertaş

            Larende den Konya’ya gelmesini sağlayan kişinin Bedreddin Gevhertaş olabileceği ihtimali yüksektir[16]. Bedreddin Gevhertaş Sultan I.Alâeddin’in Keykubad’ın Atabeyliğini yapmış daha sonra Keykubad’ın tahta geçmesiyle çaşnigir görevini üstlenmiştir[17].Bedreddin Gevhertaş ve Mevlana Celâleddin Rumî’nin aralarındaki ilişki babası Bahâeddin Veled’e kadar uzanmaktadır. Bedreddin Gevhertaş ile Bahâeddin Veled’in tanışması, mürid oluşu bu rivayete dayanmaktadır. Bir gün Baha Veled hazretleri sultanın meclisinde vaaz veriyordu. Bütün bilginler, fakirler, emirler ve sultan orada idiler. Baha Veled her ayetin iniş sebebini, onun tahkikini ve her kelimenin sırlarını türlü türlü tefsir ediyor ve sözü genişletiyordu. Bedreddin Gevhertaş’ın içinden: “Maşallah! Hazretin ne kadar parlak bir zihni, kuvvetli bir hafızası kadar söz söylüyor ve misaller getiriyor. Bu kadarı hiç bir müfessire ve vaize nasip olmamıştır.” diye geçmişti. Bunun üzerine Baha Veled minberden: “Emir Bedreddin bir aşr oku!” diye işaret buyurdu. Emir Bedreddin de sultandan duyduğu dehşet ve heybetten ötürü birdenbire[18] “Müminler felah buldular” suresine başladı. Baha Veled: “Bedreddin! Şimdi dinle,” buyurdu, “Hazırlanmaksızın ve uzun uzadıya mütalaa etmeksizin bu hakkında kaç cuma ne kadar açıklamalar yapacak ve ondaki manalar hakkında söz söyleyeceğim,” dedi. halktan feryat yükseldi. Bedreddin Gevhertaş, derhal gidip kalbinden geçeni Sultan hazretlerine anlattı ve indi, eğilerek minberin ayağını öpüp kul ve müridi oldu. Bahâeddin Veled hazretleri de: “O halde sen bu halin şükranesi olarak oğullarım için bir medrese yaptır.” dedi. Hüdavendigarın medresesinin inşasının bir takım vakıflar yapılmasının sebebi bu olay oldu. Emir Bedreddin yaşadıkça ulaştığı bu nimetin tatlılığından faydalandı. Kendi vücudunu tamamıyla bu hanedana vakfetmişti[19].




            Biz bu medresenin adını vakıflarda Mevlana Celaliye, Medrese-i Mevlana ve Mevlana atik ismiyle görmekteyiz[20]. Bahâeddin Veled’in ailesine hürmet ettiği onu müridi olduğunu biliyoruz. Altun Apa medresesin de ikamet ederken de yanlarında durduğunu onlara hürmet gösterdiğini kaynaklar belirtiyor[21].

            Celâleddin Rumî ile aralarındaki ilişkiye delil olarak göstereceğimiz bir diğer olay ise Mevlana Celâleddin Rumi’den nakille gelen; Bizim Bahaeddin yedi yaşında, kardeşi Alâeddin ise altı yaşında idi. Karahisar-ı Devle de kale muhafızı Bedreddin Gevhertaş onları sünnet etti. Büyük Mevlana: “Bunların anneleri burada değil, çocuklar ağlarlar ve bu kadının da buna canı sıkılır,” buyurdu. Kale muhafızı: “Kendisine türlü cevaplar veririz,” dedi. Düğün yaptıkları vakit Sultan Alâeddin’in emirleri ve naipleri orada bulunuyorlardı. Bütün kaleyi nefis kumaşlar ve silahlarla baştan aşağı süslediler. İslam padişahı da bu toplantıda hazırdı. Öyle bir düğün yaptılar ki hiç bir devirde misli görülmemişti. Padişah da babama o kadar saygı gösterdi ki sorma[22]. Gevhertaş’ın aileye karşı bir saygısı ve hürmeti vardır.  Bahâeddin Veled vefat ettikten sonra aralarındaki mektuplaşmalardan ilişkilerinin ne derece olduğunu görmekteyiz. Mektupta Mevlana Gevhertaş için “Babaların gerçekliği oğulların yakınlığına sebeptir; sevgide miras kalır nefret de…Baba Dostu Bedreddin[23]”, diye hitap ettiğini  ikisinin gönül dostluğunu ortaya koymaktadır.





ANA KAYNAK: Ahmet Eflaki-Ariflerin Menkıbesi

YAZAN; Recep Harun GÜNDÜÇ

[1] Mehmet Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, İstanbul 2017,s.312

[2] Ahmed Eflaki, Ariflerin Menkıbeler, çev. Tahsin Yazıcı, İstanbul 2012, c.I ,s.21

[3] Eflaki, a.g.e. s.22

[4] Barihüda Tanrıkorur, “Karaman Mevlevihanesi” mad. DİA, C. 24, İstanbul 2001, s.447

[5] Eflaki, a.g.e, s. 23

[6] Eflaki, a.g.e, s.24

[7] Eflaki, a.g.e, s.25

[8] Eflaki, a.g.e,s.26

[9] Osman Nuri Küçük, Mevlana ve İktidar Yöneticilerle İlişkileri ve Moğol Casusluğu İddiaları,  Konya 2007 s.37

[10] Eflaki,a.g.e,s.55

[11] Eflaki, a.g.e, s.29

[12] Eflaki, a.g.e, s.49

[13] Eflaki, a.g.e, s.50

[14] Eflaki,a.g.e,s.51

[15] Eflak,a.g.e,s.52 “Hikaye de anlatılan bazı olaylar gerçek olmasa da Yassı-Çemen savaşıyla  ilgili kısımlar diğer tarihi kaynaklarla paralellik göstermektedir”. 

[16] Mehmet Ali Hacıgökmen, Mevlana Celâleddin-i Rumî’nin Selçuklu Sultanları İle İlişkileri ”S.Ü.Türkiyat Araştırmaları Der. Güz, 2014,s.121

[17], Mehmet Ali, HACIGÖKMEN “I. Alâeddin Keykubat Dönemi Emirlerinden Atabey Bedreddin Gühertaş(Gevhertas) (D. ?-Ö. 1262)”, A.Ü.DTCF, Tarih Araştırmaları Dergisi, XXX/ 50, Ankara – 2011 / Eylül, s. 123

[18] Eflaki, a.g.e. s.43

[19] Eflaki, a.g.e. s.44

[20] Hacıgökmen, “I. Alâeddin Dönemi Bedreddin Gühertaş” s.125

[21] Hacıgökmen, “Celâleddin-i Rumî’nin Selçuklu Sultanları İle İlişkileri” s. 121

[22] Eflaki, a.g.e, s.331

[23] Hacıgökmen, “I. Alâeddin Bedreddin Gühertaş” s .125

Reklam

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*