Savaşa Karşı Bir Başyapıt: Silahlara Veda

Romalı ozan Horatius, “Bir insanın vatanı için ölmesi güzel bir şey” diye yazmış. Hemingway ise Horatius’un adını anmadan şöyle diyor: “Eski çağ ozanları, vatanı için ölmenin güzel bir şey olduğunu söylemiş. Modern çağın savaşlarında ölmekse ne onur kazandırır insana ne asalet getirir; bir hiç uğruna geberir gidersin.”

Silahlara Veda’nın savaş karşıtı romanlar içinde ilk sırada olmasının nedeni Hemingway’in işte bu çarpıcı bakış açısı. Birinci Dünya Savaşına katılan Hemingway radikal bir savaş karşıtı olmadan önce, savaşın gerçek yüzünü cephede kendi gözleriyle görmüştü. Savaş öylesine acımasız, öylesine kirliydi ki bir romana aktarmak için birçok yerinin değiştirilmesi, bazı bölümlerinin ise hiç anlatılmaması gerekiyordu. En azından Hemingway’den önce savaşı anlatmak böyle bir şeydi. Hemingway’se savaşta gördüğü ne varsa hiç değiştirmeden, öylece okurun karşısına getirdi. Gerçekler, Hemingway’in namusu gibiydi, savaşın kötülüğünü anlatırken en küçük bir kahramanlığın, gizlenmiş bir iyi niyetin bile savaşın gerçek yüzünü maskelemesine (temizlemesine) izin vermedi. Hemingway, savaşı kopan kollar, parçalanan bacaklar, yere dökülen bağırsaklar ve boşuna asker yolu bekleyen kadınlarla getirdi okurun karşısına. Savaş meydanında herhangi bir umudun yeşermesine izin vermedi, çünkü savaş apaçık bir cinayetti. “Ne kadar haklı gerekçeleri olursa olsun savaş bir insanlık suçudur” diyen bir yazar için savaşın hiçbir geçerli nedeni olamazdı.

Daha sonra İspanya İç Savaşına da katılan Hemingway, “Savaşın gerçekten ne anlama geldiğini bilen az sayıda insandan birisi olarak, hayatta savaş kadar tiksindirici bir şey görmediğimi söyleyebilirim. Uluslararası anlaşmazlıkları çözmediği gibi yıkımdan başka da hiçbir şey getirmediği için uzun zamandır savaşın yeryüzünden kalkması gerektiğini savunuyorum” demişti.

Üç Yüz Sayfalık Bir Aşk ve Barış Destanı

Savaş karşıtı bir başyapıt olmasının yanında Hemingway’in ilk kez büyük kitlelerce tanınmasını sağlayan Silahlara Veda romanı 1929’da basılmasına karşın İtalya’daki faşist yönetim tarafından 1948’e kadar ülkeye sokulmadı. 20. yüzyılın en önemli romanları arasında gösterilen roman, savaşa karşı hareketlerin de odağında oldu. Hemingway, savaşın zorlu koşullarının arasına yeni filizlenen bir aşkı koyarak ölümle yaşamın arasındaki derin uçurumu daha da belirgin hale getirmişti. Romanda İngiliz hastabakıcı Catherine Barkley ile İtalyan ordusunda teğmen olarak görev yapan Amerikalı Frederic Henry’nin silahların gölgesi altında yeşeren aşkı, savaşın üstesinden gelebilecek belki de tek güçtür. Catherine yeni tanıştığı teğmene eski sevgilisinin ölümünü şöyle anlatır:

“Çalıştığım hastaneye gelebileceği gibi komik bir fikre kapıldığımı anımsıyorum. Kılıç yarasıyla, sanırım, ve başında sargıyla. Ya da omzunda mermiyle.

Kılıçla yarasıyla gelmedi. Onu parça parça ettiler.”

Sevgilinin ölümüyle ilgili duygusal birkaç satır bekleyen okurun eline pimi çekilmiş bir bomba bırakır Hemingway, çünkü savaş böyledir. Okuduğunuz her sayfada bedeninizden bir parça daha eksilir. Savaşı gördükçe zafere olan inancını da yitiren teğmen: “Köylüler, daha baştan yenilmişlerdi. Çiftliklerinden alınıp orduya sokuldukları zaman. Köylü o yüzden bilgedir, çünkü baştan yeniktir.”

Savaş ne kadar tiksindiriciyse, aşk o kadar güzeldir. Savaş nasıl umutsuzluğa sürüklerse insanı, aşk öylesine yaşama döndürür. Okurun içinde hep gizli bir korku vardır: Ya kötü bir şey olursa, ya bu aşk zarar görürse diye korkarak çevirirsiniz sayfaları. Hemingway’in tiksindirici bulduğu savaşa karşı aşktan başka bir silahı daha vardır: Mizah.

Rinaldi, dostu Frederic Henry’nin yaralanması sonrasında onu ziyarete gelir ve madalya alması için çaba harcayacağını söyleyerek teğmene yaralanması sırasında kahramanca bir şey yapıp yapmadığını sorar. Madalyanın değeri teğmenin yanıtında gizlidir: “Hayır. Peynir yerken havaya uçtum.” Dostunun bir kimseyi taşıyıp taşımadığı ya da küçük de olsa kahramanlık sayılabilecek bir şey yapıp yapmadığına ilişkin ısrarlı sorularına teğmen, “Yapmadım” ve “Kimseyi taşımadım” gibi düz yanıtlar verir. Hemingway tiksindirici bulduğu savaşı madalyalarla daha da iğrenç bir hale getirmek istemez. Savaşı durduracak güçlere de güvenmez Hemingway, “Bir şeyleri durdurmak için örgütlenmemişler, örgütlendiklerindeyse liderleri onları satıyor” diye yazar.

Hemingway’in bu eşsiz romanını isterseniz bir savaş romanı, isterseniz sarsıcı bir aşk romanı, isterseniz bir barış çağrısı gibi okuyabilirsiniz. Nasıl okursanız okuyun, Silahlara Veda savaşlara, aşklara, dünyaya bakışınızı değiştirecek bir roman. 20. yüzyıl ve sonrasını daha iyi anlamak isteyen herkesin okuması gereken gerçek bir başyapıt.

Bugün, yüz yıl öncesinden gelen bu barış çağrısına kulak vermenin tam zamanı. Silahlara Veda’yı okurken Hemingway’in şu sözlerini de akıldan çıkartmamak gerek: “Savaş eskiden olduğu gibi ekonomik güçlerin bir çatışması değil. Artık savaşlar, övündükleri reformlarla insanları mutlu etmeyi başaramayan diktatörlerin, insanların yurt sevgisini kötüye kullanarak, vatandaşlarını kirli bir savaşa yönlendirmeleriyle gerçekleşiyor.”

Hemingway’in 1948’de yazdığına ek olarak oğlu Patrick Hemingway’in önsözü ve torunu Seán Hemingway’in sunumu ile genişletilen Silahlara Veda’nın yeni baskısında Hemingway’in yazdığı 39 alternatif final, kitaptan bazı bölümlerin ilk taslakları ve el yazısı müsveddeleri de yer alıyor.

Pek çok seçkide tüm zamanların ilk yüz romanı arasında gösterilen ve Belkıs Dişbudak’ın çevirisiyle yeniden basılan Silahlara Veda’yı hem bir klasik tadında, hem de günümüz savaşlarını anlamak için okumalısınız.

KAYNAK: https://www.bilgiyayinevi.com.tr/savasa-karsi-bir-basyapit-silahlara-veda-1