Michel Foucault: “Edebiyat ve felsefenin dışı.”

Araştırmalarınızda edebi metinlerin yeri ya da konumu nedir?

Deliliğin Tarihi ile Kelimeler ve Şeyler’de yalnızca edebi metinlerden söz ediyorum ya da onlara geçerken değiniyorum, hani şunu söyleyen bir avarenin yaptığı gibi, “şimdi, görüyorsunuz ya, Rameau’nun Yeğeni’ni1konuşmazsak olmaz.” Ama bu göndermeler sürecin ekonomisinde hiçbir rol oynamıyor. Benim için edebiyat her zaman bir rapornesnesidir, ne bir çözümlemenin parçasıdır ne de çözümleme alanının bütünleyicisidir. Bir istirahat, bir durak, bir arma, bir bayrak.

Bu metinlerin tarihsel süreçleri ifade etme ya da yansıtma rollerini oynamasını istemiyor musunuz?

Hayır… Bu soru başka bir düzeyden ele alınmalı. Söz konusu kitleyi, fiilen kavranan söylemler demetini göz önünde bulundurduğumuzda, belli bir sayıda söylemin (edebi söylem, felsefi söylem) nasıl kutsallaştırılıp hususi bir işlev kazandığına dair bir çözümleme asla olmadı. Görünüşe göre, geleneksel olarak edebi ya da felsefi söylem diğer bütün söylemler için genel bir zarf ya da vekil işlevi görmüştür. Edebiyat geri kalanların tümünün değerini üstlenmek zorunda kalmıştır. İnsanlar Fontenelle, Voltaire, Diderot ya da Yeni Héloïse’e2 filan değinerek 18. yüzyılda söylenenlerin tarihini yazdılar. Yahut bu metinleri en sonunda daha gündelik bir düzeyde formüle edilemeyen bir şeylerin ifadesi sandılar. Bu tavra ilişkin, bir kararsızlık halinden –yeri gelince edebiyatı geri kalanla ilişkisini göstermeden alıntılamak– açıkça olumsuz bir konuma kaydım; aslında verili bir dönemde tesis edilmiş edebi olmayan ya da edebiyata yakın bütün söylemleri pozitif anlamda yeniden ortaya çıkarmaya çalışarak ve edebiyatı dışarıda bırakarak yaptım bunu. Hapishanenin Doğuşu’nda yalnızca kötü edebiyatla uğraştım. İyi, kötüden nasıl ayrılır? Çok doğru. Bir gün düşünmek zorunda kalacağımız tam da bu. Kurmacaların, şiirlerin ve anlatıların bir toplumda dolaşmasından müteşekkil bu faaliyetin ne olduğunu kendimize sormak zorunda kalacağız. Ayrıca ikinci bir işlemi daha çözümlemeliyiz: Bütün bu anlatılar arasında, bazılarını kutsallaştırıp “edebiyat” olarak işlev görmeye başlamalarını sağlayan şey nedir? Hemen kökeninde çok farklı olan bir kurumla karşılaşacaklar: üniversite kurumu. Şimdilerde edebi kurumla özdeşleştirilmeye başladı. Kültürümüzde çok belirgin bir çöküş çizgisi bu. 19. yüzyılda üniversite, merkezinde klasik denen bir edebiyatın tesis edildiği araçtı. Bu edebiyat, tanımı gereği, çağdaş edebiyat değildi ve eşzamanlı olarak çağdaş edebiyatın ve eleştirisinin biricik kaidesi olarak kıymetlendi. Dolayısıyla, 19. yüzyılda edebiyat ile üniversite, yazar ile akademi arasında çok ilginç bir oyun var. Ve sonrasında, azar azar, iki kurum, ufak tefek dalaşmalarının altında, aslında derinden benzerdi, bütünüyle ayırt edilemez hale gelmeye eğilimliydiler. Bugün çok iyi biliyoruz ki, avangard denilen edebiyat yalnızca akademisyenlerce okunur; otuz yaşın üstündeki bir yazarın çevresinde tezlerini onun eserleri üstüne yapan öğrenciler var; üstelik yazarlar genellikle ders vererek ve akademisyen olarak yaşar. Dolayısıyla, gerçek burada apaçık ortadadır; edebiyat, üniversitenin hem işletmecisi hem de alıcısı olduğu bir ayıklama, kutsallaştırma ve kurumsal kıymetlendirme oyunu sayesinde işlevini yerine getirir.

Metinleri değerlendirmek için değişmez kriterler var mıdır, ya da bu, bir kurum olarak üniversitenin kutsallaştırması meselesinden ibaret midir?

Onu bilmem ama yalnızca şunu söyleyeyim: Edebiyatın dışavurumcu karakterlerinden biri olan mitleri kırmak adına, edebiyatın yalnızca kendisiyle ilgili olduğuna dair büyük ilkeyi koymak oldukça önemlidir. Şayet edebiyat yazarıyla herhangi bir biçimde ilişkiliyse, bir ölüm, sessizlik ve yazan kişinin ortadan kaybolması haline istinadendir bu. Bunların Blanchot’ya ya da Barthes’a gönderme olmasının bir önemi yok. Asıl önemli olan bu ilkenin önemi: edebiyatın geçişsizliği. Gerçekten de bu ilk aşama sayesinde kurtulabileceğimiz, edebiyatın bütün geçişlerin yeri olduğu ya da bütün geçişlerin bütünlüklerin ifadesi olarak son bulduğu nokta olduğuna dair düşüncedir. Bana öyle geliyor ki, bu yalnızca bir aşama. Yine de, çözümlemeyi bu düzeyde ileri sürmek, edebiyatı etkileyen kutsallaştırmalar demetini parçalara ayırmama riskini taşıyor. Hatta, edebiyatı daha beter kutsallaştırma riskini taşıyor. 1970’lere kadar bile meydana gelen şey aslında buydu. Blanchot’nun ve Barthes’ın bazı temalarının bazen ultra-lirik bazen de ultra-makulleştirici türden kullanımlarına tanık olduk; edebiyatın yalnızca kendi içinde ve kendi koşullarında çözümlenmeye tâbi olan dil anlayışının bir yapısı olarak yüceltme aracı kabilinden kullanıldığını gördük. Bu yüceltmenin siyasi sonuçları da yok değildi. Bu sayede, birileri edebiyatın bu aşamada bütün belirlenimlerden özgürleştiğini, yazının kendisinin dahi altüst edici olduğunu, yazarın yazı jestinin kendisinde hükmü dolmayan bir altüst etme hakkına sahip olduğunu söylemeyi başarabiliyordu! Sonuç olarak, yazar bir devrimciydi ve yazının ne kadar Yazı olduğu iddia edilirse, o kadar geçişsizliğe bandırılıyordu, bir o kadar devrimci oluyordu! Bildiğiniz gibi bu şeyler maalesef söylendi… Aslında, Blanchot’nun ve Barthes’ın çizgisi edebiyatı mutlak bir ifade konumuna sokan bağlantıları kırarak edebiyatın kutsallığını bozma eğilimindeydi. Bu kopma, sonraki hamlenin mutlak biçimde edebiyatın kutsallığını bozacağına işaret ediyordu ve söylenen şeyler yumağının arasında, verili bir anda ve belli bir halde, dilin bu hususi sahasının nasıl tesis edebileceğini anlamaya çalışıyordu, ki bu sahanın bir kültürün kararlarını taşıması değil, tam tersine, bir kültürün nasıl oluyor da bu sahaya böylesine tekil ve böylesine tuhaf bir konum vermeye karar kıldığını taşıması beklenmeliydi.

Neden tuhaf?

Kültürümüz edebiyata bir anlamda olağandışı kısıtlı bir pay biçiyor: Ne kadar insan edebiyat okuyor? Söylemin genel yayılımındaki asıl yeri nedir? Fakat aynı kültür, çocuklarına, eğitimleri sırasında, kültüre bilet gibi, bütün bir ideolojiden, bütün bir edebiyat teolojisinden geçmeyi dayatıyor. Burada bir paradoks var. Zira bu, yazının altüst edici olmasına dair olumlamayla alakasız değil. Birinin bunu şu şu dergide beyan etmesinin hiçbir önemi ve etkisi yok. Ama aynı anda, lise öğretmenlerinden üniversite profesörlerine kadar bütün eğitmenler, alenen ya da zımnen, size bir kültürün büyük kararlarının, şiddetli değişimler geçirdiği noktaların Diderot’da, Sade’da, Hegel’de ya da Rabelais’de olduğunu söylerse, bunun nihayetinde çok da farklı bir şey olmadığını fark edersiniz. Her ikisi de edebiyatın aynı biçimde işlev göstermesini sağlar. Bu aşamada, pekiştirmenin etkileri çift taraflıdır. Sözümona avangard gruplar ve üniversitedeki geniş kitleler hemfikir. Bu da çok ağır bir siyasi tıkanmaya yol açıyor.

Siz bu tıkanmadan nasıl kaçtınız?

Bu problemi bir yandan Raymond Roussel üstüne yazdığım kitapla, bir yandan da Pierre Rivière üstüne yazdığım kitapla çözmeye çalıştım. Her ikisi de aynı soruşturmayı takip ediyor: Bir söylemin edebiyat diye tanımlanan bir alanda işlev göstermeye başladığı bu eşik nerede başlar? Edebiyatın ne olduğunu bilmek için iç yapıları incelemek istemedim. Bunun yerine edebi olmayan türden bir söylemin konuşulduğu anda ihmal edilerek ve unutularak edebiyatın alanına girdiği kısa süreci, hareketi kavramak istedim. Burada ne meydana gelir? Ne serbest bırakılır? Bu söylem edebi olarak tanınmasından nasıl dönüşüme uğrar?

Ama siz bu sorunun sorulmadığı edebi eserler üstüne de metinler ortaya koydunuz. Özellikle aklıma gelen, Critique’teki3Blanchot, Klossowski ve Bataille üstüne denemeleriniz. Bunlar tek bir ciltte toplanacak olsa, belki de kat ettiğiniz alana beklenmedik bir imaj verirlerdi.

Evet, ama… Bunlar hakkında konuşmak oldukça zor. En temelde, 1960’larda ilgimi çeken üç kişi olan Blanchot, Klossowski ve Bataille benim için edebiyata içkin olan edebi eserlerden ya da söylemlerden çok daha fazlasıydılar. Onlar felsefenin dışındaki söylemlerdi.

Yani…

terseniz, Nietzsche’yi ele alalım. Aralıksız olarak ona gönderme yapan akademik felsefi söyleme ilişkin, Nietzsche dışarının ucunu temsil ediyor. Elbette, Batı felsefesinin temel taşları onun eserlerinde bulunabilir. Platon, Spinoza, 18. yüzyıl filozofları, Hegel… bunların hepsi Nietzsche’den geçiyor. Fakat yine de felsefeye ilişkin, Nietzsche’nin eserlerinde bir tür haşinlik, bir tür yontulmamış basitlik, bir dışarılık, omuz silkerek ve komik görünmeden kaçınılmaz bir kuvvetle şunu demesine izin veren bir nevi dağ köylülüğü var: “Bütün bunlar ne saçma!” Kendini felsefenin dışına atmak, zorunlu olarak bu türden bir densizliği gerektirir. Felsefenin dışına çıkmak, felsefenin içinde kalmaktan, onu azami düzeyde rafine etmekten, onu kendisine karşı çevirmekten geçmez. Hayır. Felsefeye şaşkın ve neşeli bir aptallıkla karşı gelmekten geçer, en sonunda anlayan ya da her nasılsa kırıp geçen türden kavranamaz bir kahkaha patlamasından geçer. Evet… anlamaktan çok kırıp geçer. Her şeye rağmen, bir akademisyen, bir felsefe profesörü olduğum ölçüde, geleneksel felsefi söylemin kalıntıları, delilik üstüne yaptığım işte bana ket vurdu. Orada hâlâ Hegelciliğin kalıntıları var. Polisle ilişkiler, gözaltı ölçütleri ve delinin çığlıkları kadar alay konusu nesneleri ortaya çıkarmak, felsefenin dışına çıkmak için yeterli değildi. Benim için Nietzsche, Bataille, Blanchot ve Klossowski felsefenin dışına çıkma yollarıydı. Bataille’ın şiddetinde, Blanchot’nun sinsi ve rahatsız edici yumuşaklığında, Klossowski’nin sarmallarında, felsefeyle başlayan, felsefeyi oyun ve soru içinde bırakan, sonra da terk eden ve geri dönen bir şeyler vardı… Klossowski’deki nefes alma teorisi gibi bir şey tanrı bilir kaç çizgiden Batı felsefesinin bütününe bağlıdır. Ve sonra, La Baphomet’deki4 sahneleme, formülasyon ve bütün bunların işlev gösterme biçimi vasıtasıyla felsefe orayı topyekûn terk eder. Felsefenin konumları etrafındaki bütün bu gelmeler gitmeler, nihayetinde felsefe ve felsefe olmayan arasındaki sınırı geçişken –ve en sonunda da alay konusu– hale getirdi.

İngilizceden çeviren: Oğuz Tecimen

1 Denis Diderot’nun romanı. 2 Jean-Jacques Rousseau’nun romanı. 3 Georges Bataille’ın kurduğu dergi. 4 Pierre Klossowski’nin romanı.

Kaynak: https://oggito.com/icerikler/michel-foucault-edebiyat-ve-felsefenin-disi-/5365