Kuba Mescidi ve Medine’ye Geçiş

Allah Resulü, Medine öncesi Medine’ye bağlı bir köy olan Kuba’da konakladı.[1] Kuba’nın iki anlamda önemi vardır. Birincisi Medine öncesi, ortamın genel görüntüsünü izleme; ikincisi ise bugün bile ibadete açık olan, Müslümanların bilinen ilk mescidinin bulunduğu yer olmasıdır. Günümüzde dahi birçok yerde bu adla cami veya mescitler söz konusudur. Mescidin inşasında Allah Resulünün de canla başla çalışması, bir önderin bu derece fedakâr olması açısından Kubalıları etkilemiştir.

Kuba’dan ayrılması kendisinin kaldığı eve yapılan taşlı saldırı sonrasına denk geldi. Buradan sonra ki durağı ise İslam Devleti’nin büyüyeceği Medine oldu. Medine’de Müslümanları, genel anlamda ensar adı verilen ev sahipleri karşıladı. Ensar, Arapça nsr kökünden türemekte olup yardımcı anlamına gelir. Göç edenlere de muhacir deniyordu. Allah Resulü’nün ilk icraatlarından biri Medine’deki kan davalıları, küskünleri barıştırmak oldu. Zira evlerinde misafir ağırlayan bu insanların, uzun süren kırgınlıkları misafirlerine yardımcı olma ihtimalini azaltabilir, hatta yok edebilirdi. Birbirlerine cahiliyeden beri kan davası güden Evs ve Hazreç kabilelerinin uzlaştırılması, İslam Devleti’nin yollarının açılışını kolaylaştırdı.

Bir yerin yerleşim haline gelmesi için temel unsurların başında ekonomi ve adalet gelir. İlk icraatlarından biri Medine Çarşısını kurmak olan Resulullah, daha sonra Kadılık makamına uygun gördüğü kişileri atayarak mahkemeler oluşturdu. Bu faaliyetleri daha sonra su kuyusunun oluşturulması, evliliğin bir düzene, akde bağlanması izledi.

Eğitim konusunda camilerde, mescitlerde konaklayan ve burayı eğitim yuvası olarak kullanan suffa ashabı adı verilen bir zümre de oluşmuştur.

Öncelikle sosyal ve gündelik hayatın düzenini sağlayan Allah Resulü, ilk başlarda cihat mücadelesi içine girmemişti. Zira Medineli Müslümanlarla görüştüğü Akabe Bey’atından önce, müşriklerle savaşmaya mezun değildi. Ancak müşrikleri Yüce Allah’ın birliğini kabule davet etmek, karşılaşılacak işkencelere katlanmak, cahillerin uygunsuz davranışlarına aldırış etmemek, göz yummakla memurdu. [2]

Ancak cihada izin veren iki ayetle yeni ordu faaliyetlerine hız verilmiştir. Cihada izin veren ayetler:

“Saldırıya uğrayanlara zulme mâruz kaldıkları için savaş izni verildi. Allah onları muzaffer kılmaya elbette kādirdir.

Onlar sırf ‘Rabbimiz Allah’tır’ dediklerinden dolayı haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmıyla diğer kısmını engellemesi olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler -ki oralarda Allah’ın adı çokça anılır- yıkılır giderdi. Allah kendi dinine yardım edenlere muhakkak yardım edecektir. Kuşkusuz Allah güçlüdür, mutlak galiptir.

Onlar öyle kimselerdir ki, kendilerine bir yerde egemenlik versek, namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler ve kötülükten alıkoymaya çalışırlar. İşlerin sonu Allah’a varır. (Hacc Suresi-39-41)[3]

Bu emirlerden sonra İslam Devleti ordusu oluşturulmaya başlandı. Diyarbekri, Tarihül-Hamis’te, oluşturulan ordunun sayıları hakkında ayrıntılı bilgi verir:

Sayı bakımından en az olan askeri birliğe ceride,

50-100 kişi arasındaki askeri birliğe seriyye,

100-1000 kişi arasındaki askeri birliğe ketibe,

1000-4000 kişi arasındaki askeri birliğe ceyş,

4000-12000 arasındaki askeri birliğe hamiş,

Birliklerin tümünü içine alan birliğe ise asker denilir.[4]

[1] İbn Sa’d, Tabakatü’l-Kübra, c. 1 s. 235-236

[2] M. Asım Köksal, İslam Tarihi, (İstanbul: Köksal Yayıncılık) c. 3 s. 181

[3] Diyanet İşleri Başkanlığı Meali, (https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/Hac-suresi/2634/39-41-ayet-tefsiri , 4 Ekim 2018’de erişildi.)

[4] Diyarbekrî, Tarihü’l-Hamîs, c. 1, s. 355, 356., Alıntı: M. Asım Köksal, İslam Tarihi, (İstanbul: Köksal Yayıncılık) c. 3, s. 183

Reklamlar