SELÇUKLU DEVRİ İSLAM MEDENİYETİ

Selçuklu devri mimari bakımdan İslam medeniyetinde yeni bir safha ve hamleyi temsil eder. Türkler İslam dini sayesinde çok büyük bir kudrete ve medeniyete kavuşurken kendi kültür unsurlarını da bu medeniyete aşılayarak ona yeni bir hüviyet kazandırmışlardır. Çadır şeklindeki kubbeleri ve türbeleri Türk sanatının en mühim abideleri olup göçebe ruhunun akislerini gösterir. Sultan Sancar’ın ölümünü takriben 63 yıl sonra 1219 ‘da Merv’i ziyaret eden meşhur alim Yakut, sultanın türbesini tasvir ederken: ‘’azametli yeşil kubbesi bir günlük mesafeden görünür, pencereleri ulu camie bakar. Türbeye, türbedarına ve daimi Kur’an okuyanlara yapılmış vakıfları vardır’’ der. Tus’ta İmam Ali Rıza ve İmam Gazali türbeleri de muhteşem kubbelere sahipti. Meşhed denilen ve Şiilerce mukaddes imam Rıza’ya aid bulunan türbenin zaviyesi, mescidi çok muhteşemdi. Bağdat’ta İmam-ı Azam, Ebu Hanife, Necef’te Hz. Ali’nin muhteşem türbe ve külliyeleri de Melikşah tarafından inşa olunmuştur. Semerkand’da Hz. Peygamber’in amcazadesi Kusam b. Abbas’ın, şehit olduğu rivayet edilen asırlarca kutsiyeti tanınan yerde Şahzinde türbesi bina olunmuştur.

İslam dünyasında Avrupada olduğu gibi, keramete ve rüyalara göre de evliya mezarları keşfolunmuş nitekim Sultan Sancar zamanında 1136’da Belh’te Hz. Ali’nin bir mezarı bir çok Alevilerin aynı zamanda gördükleri bir rüyaya göre keşfolunmuş ve alimlerin bunun imkansızlığına dair beyanlarına rağmen halkın tazyiki ile vali Kumaç orada muhteşem bir türbe inşa ettirmiştir ki bütün Belh, Horasan ve Semerkand halkının ziyaret ettiği meşhur Mezar-ı Şerif bu suretle meydana çıkmıştır.

Selçuklu camileri arasında Kazvin Ulu-camiine aid bir tasvir çok mühimdir: ’’Dindar Selçuk emiri Humar-taş’a aid caminin çok yüksek karpuz şeklinde bir kubbesi vardır. İslam ve Hıristiyan ülkelerinde bu büyüklükte ve güzellikte bir yapı mevcut değildir.’’ (Zekeriya Kazvini) Selçuklu devrinin İsfahan’da bulunan ve diğer adı Mescid-i Cum’a olan Ulu Cami 1121’de Batıniler tarafından tahrip edildi. Devrinde camilerin en büyüğü ve en güzeli sıfatını taşıyordu. Bu hadiseden birkaç hafta sonra da Mücahidduddin Bihruz’un Sultan Mehmet Tapar için yaptığı saray yanmış, altın, gümüş, cevher  ve sair elbiselerin hepsi mahvolmuş ve yalnız kızıl yakut kurtulmuştu. Camide yanan kıymetli Kur’an-ı Kerim’lerim miktarı 500 olup bir tanesinin de Ebi b. Ka’ab’a ait olduğu rivayet ediliyor. Saray ve camii yeniden imar edilmiş ve yalnız camie 1.000.000 dinardan fazla para harcanmıştır. Melik-şah’ın çağdaşı Karahanlı Şems ül-mülk’ün Buhara’da yaptığı Buhara Camii, Semerkand – Hocend yolu üzerinde ve Harçang’da inşa ettiği Rabat-i Melik kervansarayları, Arslan Han’ın Semerkand’da 1221’de yaptığı muazzam cami de Karahanlılara aid büyük eserleri teşkil ediyordu.

 Resim ve Heykel

Resim ve heykelin İslam dünyasında yayılmasında Türk sanatının büyük rolü olup, biri Selçuklularla, diğeri de Moğol istilası ile gelen Uygurlarla İlhanlılar ve Timurlular devrinde olmak üzere iki devirde kendini gösterir. İlk Selçuklu sultanı Tuğrul Bey çok dindar olduğu halde onun, Halifenin kızı ile evlenirken, düğün hatırası olarak, Bağdat’ta 1063’te, bastırdığın madalya üzerinde kendi kabartma tasvirini koydurması çok dikkate şayandır. Anadolu’da yerli Rum ressamları bulunduğu, bunlar tarafından Mevlana Celaleddin’in resimleri yapıldığı ve hatta Mevlana’nın muhitinde Alaeddin Thrayanus adlı ressam Müslüman olduğu halde Konya ve Kubadabad saraylarında çini üzerinde yapılmış resimlerde yerli Rum değil Uygur uslubu hakimdir. Bu da Orta Asya tesirini göstermesi bakımından son derece mühim bir hadisedir. Selçuklu devrinde resim sanatının geliştiği bir saha da kumaş sanayii idi. Sultanlara ve beylere mahsus isim ve ünvanlardan başka, resimlere de rastlanmaktadır.

İslam dünyasının büyük sanayi merkezlerinden biri olan Bağdat’ta nah denilen altın işlemeli ağır ipekli kumaşlar üzerinde resimler yapılıyor; Moğol hanları da bu türden kumaşlar giyiyorlardı. II. Giyaseddin Keyhüsrev ilk defa resimli Selçuklu sikkesi bastırmıştı, ki bu hususu kaynaklarda teyit etmektedir.

 Çinicilik

İsminden de anlaşılacağı üzere menşei Çin olup Türkistan’da ve Selçuklular kanalı ile özellikle Anadolu’da gelişmiş, Selçuklu ve Osmanlı abidelerine zarafet veren yüksek sanatın çok cazip bir unsuru olmuştu. Türklere mahsus yazı sanatı da harikulade bir gelişme göstermiş, büyük hattatlar yetişmiştir. Arap yazısını en sonra kabul eden Türkler onun sanatında en ileri gitmişlerdi. Türk hakimiyet alameti olan Tuğra Selçuklularda ok ve yay işareti iken sonraları Osmanlılarda yazıya dönmüş ve mimaride ifadesini bulan incelik ve azamet duyguları da kendini göstermiştir.