MOĞOL FÜTUHATININ ETKİSİ

Müslüman tacirleri Cengiz Han’ın ilk müşavirleri olmuştu. Cengiz Han’ın Müslüman dünyasına yaptığı seferlerde de ona büyük yardımları olmuştu. Bağdat Moğollar tarafından 1258’de ele geçirildi. Halife’nin davetiyle birlikte İsmaililer’in kaleleri tahrip edildi. İran’ın güneyindeki hanedanlar Moğollara baş eğdiler. Fars ve Kirman bu suretle yağma edilmedi. Bilhassa Şiraz’da eski hayat devam etti. Şiraz, Müslüman dünyasına iki alim de verdi: bunlardan biri büyük astronom Kutb-üd-din, ikincisi de mimar Kavam-üd-din olup onun bina etmiş olduğu Meşhed’deki ‘’Gevher Şad’’ camii İran mimarisinin en büyük yadigarı kabul edilir.

Moğol hanları mahalli edebiyata önem vermediler ve İslamiyeti kabul edene kadar da din ilimlerine itibar etmediler. Ancak, kendi menfaatlerini düşünerek, şehir hayatının, sanat ve ticaretin yükselmesine çalıştılar. Tıp, matematik, astronomi gibi önem arz eden bilgileri muhafaza ettiler. Cengiz’in torunu Hülagu, astroloji ile iştigal eden Tus’lu Nasir-üd-din için Azerbaycan’ın Meraga şehrinde zamanına göre en mükemmel aletler ile donatılmış bir rasathane inşa ettirdi. Tahrip edilmiş şehirler tamir edilmekle kalmadı, yeni şehirler de bina edildi. Azerbaycan’nın başkenti olan Tebriz, Moğollar zamanında, İran’ın önceki şehirlerinden geri kalmayacak şekilde büyük ve zengin bir şehir halini aldı. Sultaniye’de Olcaytu Han camii ve oğlu Ebu-Said Han’ın Tahran’ın doğusundaki Veramin kasabasındaki camileri bu duruma işaret eder.

Moğol İmparatorluğu, bir hanedanın idaresi altında uzak ve yakın doğunun medeni memleketlerini bir araya topladı. Bu durum yalnız ticari değil, medeni işlerde de karşılıklı mübadelelere çok yardım etti. Asya ve Çin arasında kervan ticareti hiç görülmemiş bir şekilde gelişme gösterdi. Bu ticaret yollarından Avrupalılar da istifade ettiler. İmparatorluk birkaç devlete ayrıldıktan sonra da, Cengiz soyundan gelenlerin iki ayrı şubesi elinde bulunan İran ve Çin Moğol devletleri arasında sıkı münasebetler muhafaza edildi. Bundan sonra, İran’daki Moğol hükümdarları, Mısır Memluk saltanatına olan müşterek düşmanlıktan dolayı, Avrupa devletlerine de yaklaşmışlardır. Avrupa’nın tacir ve misyonerleri, Orta Asya’dan geçen kervan yolundan başka, yine İran limanlarından Hind ve Çin’e giden deniz yolundan da faydalanmışlardır. Avrupalıların 13. yüzyıla kadar göze çarpan medeni gelişmeleri bu açıdan değerlendirilmelidir.

Cengiz Han’ın halefleri zamanında Türkistan’da ayrı bir Moğol devleti meydana geldi ve Türkistan hanları ile İran hanları narasındaki ilişkiler düşmanca bir şekil aldı. Buna rağmen Türkistan’da, İran edebiyatı etkisiyle Türk edebiyatı doğmuştur. Eserlerini 14. asrın başında yazmaya başlayan Cemal-i Karşi’nin üç dilde yazılmış eserleri olup Arapça şiirlerinin fesâhat ile, Farsça’larının melâhat ile, Türkçe’lerinin ise sıhhat ile meydana geldiği görülür. Bu devirde de Arap edebiyatının üstünlüğü fasihlikte, Fars edebiyatınınki manevi derinlikte görülmektedir. Yeni doğan Türk edebiyatı ise her iki bakımdan Arap ve Fars edebiyatına tabi olup sadeliği ile dikkat çekmektedir. 14. asrın sonunda Timur ve ordusu şiddet ve kan dökmede Cengiz’den geri kalmasalar da imar faaliyetlerine son derece önem vermişlerdir. Buradan hareketle Bibi Hanım Mescidi dönemin en büyük İslam eserlerinin başında gelmekteydi.

Timur’un çocukları zamanında ise yıkıcılığa nispetle yapıcılık büyük bir ilerleme kaydetti. Büyük şehirlerde, özellikle Semerkant ve Herat’ta tamir işleri  önemli bir mevkiye geldi. Timur’un torunı Uluğ Bey’in Semerkand’taki 40 yıllık idaresi pek çok eser bırakmıştır. Duvarlarına ‘’ilim tahsil etmek, erkek ve kadın her Müslümana farzdır’’ yazılı olan Buhara’daki medrese ile Semerkand’taki medrese, bu cümledendir. Burada dini ilimler ile, Kadızade Rumi tarafından astronomi de öğretiliyordu. Uluğ Bey tarafından yaptırılmış olan rasathane büyük işler görmüştür. İran’dan getirilmiş alimler yıldızların hareketlerini tetkik ediyorlardı. Uluğ Bey de bunlar arasındaydı. Hey’et cedveli ve yıldızların fihristi de onun adına tanzim edilmiştir. Bu eser, teleskop icat edilinceye kadar ilmin erişmiş olduğu son noktadır.

Uluğ Bey’in sarayındaki talebelerden biri de Ali Kuşçu’dur. Öyle ki Uluğ Bey ondan ‘’oğlum’’ diye bahsetmektedir. Ali Kuşçu, Türkistan’dan İran’a oradan da Anadolu’ya gitmiş ve bir hayli talebe de yetiştirmiştir. Herat’ın en parlak zamanı Sultan Hüseyin devridir (1469-1506). Bu zamanda Herat halkı yeryüzünde kendileriyle mukayese edebilecek bir şehir olmadığını düşünmekteydiler. Bu düşünce pek tabi medeni hayatın seviyesine bakarak hasıl olmuştu. İlim ve sanatın hamisi Ali Şir Nevai idi. Sultan Hüseyin’in idaresinde Horasan, Afganistan, Harezm’in bir kısmı vardı. Ancak İran medeniyetinin etkisi yalnız bu devletlerin hudutları içinde kalmadı. Timur ve onun neslinden olanlar imar faaliyetlerinde doğudaki komşularını taklit ettiler. 1360’ta vefat etmiş olan Tuğluk Timur’un yaptırmış olduğu, Kaşgar’a giden büyük yolların biri üzerinde olan meşhur ‘’Taş Rabat Kervansarayı’’ bu cümledendir.