ARAP MEDENİYETİNİN BAŞLANGICI

VII. ve VIII. asırlarda Araplar medeniyetçe kendinden üstün olan kavimleri idareleri altına aldılar. Fakat onlar Avrupa’daki Germenler ve Asya’daki Moğollar gibi milliyetlerini kaybetmediler. Hakimiyetleri altına aldıkları Suriye, Mezopotamya ve Kuzey Afrika bölgelerini kendilerinin milli tesirleri altına aldılar. Bu noktadan sonra Arap dilinin hakim gelmesi hükümetin tesiriyle değil, belki isteğe bağlı bir şekilde oldu. Arap dilinin revaç bulması şu şekilde izah edilmiştir: Araplar,  Germen ve Moğollar gibi sadece silah kuvvetine dayanmadılar. Onlar fikir sahasında iyice ilerlemiş bir edebi dil meydana getirdiler. Şiir onlarda mühim bir yer tuttu. Bedevilerin şehrinde kendine mahsus bir şiiri vardı. Bu hususta en ileri gitmiş olan Kureyş kabilesiydi. Kureyş’liler Hz. Peygamber’e düşmanlık gösterdilerse de devlet teşekkül ettikten sonra onun başına geçtiler. Ve Hz. Peygamber’e ‘’İmam, Kureyş’ten olmalı’’ hadisini isnat ettiler. Zapt edilen yerlerde de idare işlerinde başta bulunuyorlardı.

Medeni hayatın her sahasında olduğu gibi İslam şehir tipide Arap gelenekleriyle yerli geleneklerin karışmasıyla meydana gelmiştir. Bazı Avrupa seyyahları, Müslüman şehirlerinde evlerin avlu içine inşa edilip, sokak cephesine yalnız dükkan ve duvarların yapılmış olduğunu kaydetmişlerdir. Araplarda yeni bir şehir inşa olduğu zaman her kabile için ayrı mahalleler tesis edilirdi. Örneğin Şam’da şehrin surlarından başka ayrı mahalleler, hatta caddeler arası kapılı duvarların bulunuşu Arap hayatının bu görüş tarzına bağlı idi. O dönem örneğin Suriye’de medeni siyasi hayatın merkezi Şam idi. Şehrin ortasında meydan mevcut olup, burada büyük bir mabet bulunuyordu. İşte St. Jean Baptist kilisesi yerine İslam aleminde emsali nadir görülen Ümeyye Camii yapıldı.

Şam’dan sonra Suriye’de Cabiiye, Dabık gibi askeri karargahlar ikinci derecede önem arz etmekteydi. Bu gibi askeri mevkilerden bazıları büyük şehir halini alarak merkez şehri geride bırakmışlardır. Bunlardan biride Kahire’dir. Evvelce Araplar tarafından Nil sahilinde Fustat isminde bir karargah inşa edilmişti. Bu şehir Nil’in doğu sahilinde beş kilometre uzunluğunda ve bir kilometre genişliğinde bir yer işgal ediyordu.

Caddenin ortasında bir meydan olup, burada Mısır fatihinin ismini taşıyan Cami-i Amr ile mahkeme binası bulunuyordu. Tunus’taki Kayravan, Fırat boylarındaki Kufe, Basra, Şiraz gibi şehirlerde vaktiyle karargah olarak inşa edilmiş şehirlerdendi.

İran’da ve Türkistan’da Araplar şehir tiplerinin değişmesine vesile oldular. Buralarda Müslümanlıktan önce mevcut olan şehirler diz ismi verilen büyük bir kale ile, şehristan ismi verilen asıl şehirden ibaretti. Şehristanın asıl manası; hakimiyetin bulunduğu mevki demekti. Ticaret meydanı şehrin duvarı içinde değil, onun dışında kapı yanında bulunuyordu. Asıl manası ‘’kapı yanındaki iş’’ olan bazar sözü de bunu göstermektedir. Büyük şehirlerde valiler oturuyor ve hükümet müesseseleri bulunuyordu. Araplar da hakimiyetleri altına aldıkları halkların adetlerine uydular. İran tesiri halife Hz. Ömer zamanından itibaren görülmeye başlanmıştı. Divan sözü bu bağlamda o dönemde alınmış olarak kabul edilebilir. Katiplik işleri mahalli memurların elinde kaldı ve mahalli diller ile yürütüldü. Ancak VII. asrın sonlarına doğru Arap dili kullanılmaya başlandı.

Bizans’tan alınan yerlerde önce Bizans paraları kullanıldı. Müslümanlarda altın paranın ismi dinar, gümüş paranın ise ismi dirhem idi. Dinar Emeviler zamanında Şam’da, Abbasiler devrinde Bağdat’ta basılıyordu.

Halifeliğin devlet işlerinde birkaç dilden alınmış terimleri kullandığını görüyoruz. Örneğin hükümetin haberlerini nakleden postaya Latince  viridus tabirinden alınmış berid ismi veriliyordu. Araplarda Hz. Peygamber’den önceki Farsça cünd askeri terimi, Suriye bölgesinde çokça kullanılmaktaydı. Fakat evvelce Bizans’a ait olan yerler birkaç cünd’e taksim olunuyordu. Vilayetlerdeki karagahların emirleri için emir-i cünd ile birlikte emir-i masr sözü de kullanılmaktaydı. Emirlerin muhafızlarına haras ve askeri polise şurta ismi veriliyordu. Müslümanlar Yunan medeniyeti ile İskenderiye ve Suriye şehirlerinde karşılaşmış olsalar da başlıca medeni eserler Kufe ve Basra’da meydana gelmiştir. İslamiyeti kabul eden Acemler tarafından Müslüman akait ve fıkhı kuruldu. Ondan sonra her iki şehirde de gramerci ve filologlar mektebi mevcut olup Kufe mektebine mensup olanlar Kufiyyun, Basra mektebine mensup olanlar Basriyyun adıyla rekabete devam etmişlerdir.

Basriyyun reislerinden Halil ibn-i Ahmed Arap dilinde büyük bir derinliği tertip etmiştir. X. asırda Horasan’da yazılmış olan ilmi ve teknik eserlerdeki ıslahatların hepsi her zaman Halil’in eserine dayanmaktadır. Bu derinlik Arap ilmindeki Yunan tesirini göstermektedir. İlimlerin tasnifi ise şu şekilde yapılabilir: Tefsir, hadis, fıkh, kelam, felsefe, tarih ve coğrafya. Tefsir alanında ilk karşılaşılan Mücahid b. Cübeyr’dir. Bu alanda en meşhur olanları da Vakıdi ve Taberi’dir. Hadis alanında ilk karşılaşılan İbn Cüreyc’dir. Bu alanın diğer önemli isimleri; Buhari, Müslim b. Haccac Kureyşi, Ebu Davut Sicistani, Ebu İsa-yi Tirmizi, Dar Kutni’dir. Fıkh alanında önemli isimler; İmam Maliki, İmam Şafii, Ahmed b Hanbel, İmam-ı Azam Ebu Hanife. Kelam ve felsefe; Müslümanlar arasında ilk felsefi cereyan daha hicri ilk asırda İlim-i kelam şeklinde ortaya çıktı.

İslamın sinesinde henüz dört halife döneminde bile farklı dini fırkalar ortaya çıkmaya başladı. Bunlar arasında felsefi konulara en çok önem vereni Mu’tezile’dir. Bu cereyanın en tanınmış isimleri Vasıl b. Ata ve Amr b. Ubeyd ehl-i sünnetin akidelerine muhalif fikirler ileri sürüyorlardı. Mu’tezile’nin bu sahadaki çalışmalarına karşı ehl-i sünnet alimleri de boş durmadılar. Ebu’l-Hasan-el-Eş’ari tarafından başlatılan çalışmalar başarıya ulaşarak ehl-i sünnete mahsus bir ilm-i kelam tesisi edildi. Onun çalışmaları İmam-al-Haremeyn diye şöhret kazanan Ebu’l-Me’ali al Cüveyni tarafından tamamlanmıştır. İslamiyet’te Kelam dışında meydana gelen, yani doğrudan yabancılardan özellikle Hind’den, İran’dan ve bilhassa Yunan’dan alınarak ortaya çıkan asıl felsefe cereyanı, Abbasiler zamanında eski Yunan eserlerin tercümesi ile başlayarak, Kindi ve bilhassa Farabi ile kuvvet kazanmıştır. İbn-i Sina, Farabi’nin eserlerindeki unsurları terkib ederek bir felsefe sistemi ortaya koymuştur. Yine bu dönemde Endülüste yetişen İbn-ür Rüşd, İbn Bace, İbn Tufeyl gibi filozofların da isimlerini görmekteyiz.

Tarih; Müslümanlar arasındaki tarihi ilk çalışmalar Hz.Peygamber’in hayatı hakkında yapılan çalışmalardı. Bu suretle ilk çalışmalara siyer adı verildi. İlk siyer kitabı, Muhammed b. İshak tarafından Abbasi halifesi Mansur için yazılmışsa da bu kitap kaybolmuş ve Ebu Muhammed b. Abd-ül-melik b. Hişam’ın yine İbn İshak’tan naklettiği kitap günümüze kadar gelebilmiştir. Vakıdi’nin Fütuh-üş-Şam’ı, Eb’u-Kasım Abdullah b. Abd-ül Hakem’in Fütuh-ı Mısr ve’l-Magrib’i, İslam fütuhatına ait ilk tarihi eserlerdir. Bu alanda Belazori’nin de Fütuh-ül-Büldan isminde bir eseri vardır. Müslümanlarda gelişen tarih nevilerinden biri de Tabakat adı altında muhtelif meslek sahiplerine mahsus geniş haltercümesi kitaplarıdır. Ayrıca mühim İslam beldeleri (Şam, Bağdat, Haleb, Kahire gibi) hakkında hususi tarihler yazılmıştır. İbn Asakir’in seksen cildlik Tarih-i-Dımaşk’ı ile, Hatib Bağdadi’nin yine seksen ciltlik Tarih-i Bağdat’ı bu cins eserlerin en önemlileridir.

Müslümanların etraflarındaki muhtelif milletler ve medeniyetler ile etkileşimleri artması neticesinde umumi tarih kitapları da yazılmaya başlanmıştır. Bunların ilki olmak üzere Ya’kubi’nin eseri biliniyor. Bu eser biri Museviler, Hindliler, Yunanlılar, İranlılar gibi eski kavimlere, diğeri de İslamiyetin zuhurundan M. 870 yılına kadar İslam tarihine ait olmak üzere iki ciltten ibarettir. Bundan sonra yazılan ilk umumi tarih İbn Cerir Taberi’nin meşhur büyük tarihidir. Taberi’den sonra en eski tarihçi Mürıc-üz-zeheb’in müellifi Mes’udi’dir. O yazdığı eserde tarihi vakalardan başka coğrafya ile alakalı da malumatlar vermiştir.Arap sülaleleri tarafından teşkil edilen devletler yıkılarak yerine Türkler ve İranlılar tarafından kurulan devletlerde tarihin yazımı bir aşama daha ileri gitmiştir. Moğol istilasından sonra oluşturulan en önemli umumi eser İbn-ül Esir’in Kitab-ül-kamil adlı eseridir. Tarih felsefesi içinde İbn Haldun’un Mukaddime’si günümüze kadar gelmiş büyük bir eserdir.