Hz. Peygamber’in Tebliğinde Üzerinde Durduğu Hususlar

Hz. Muhammed tebliğinde açık ve net deliller ortaya koyardı. Bunun için de tebliğ etmek istediği konu hakkında nazil olan ayetleri incelikle açıklamaya çalışırdı. Mekke döneminde tebliğinin ağırlığı ve önceliği ulûhiyet ve vahdaniyet hakkında olduğunu görmekteyiz. Tek Allah’a inanmaya davetin yanında imanın diğer esaslarını özellikle ahiret gününe iman, ceza, mükâfat ve yeniden dirilme gibi itikadi mevzuları açıklamaya çalışmıştır. Mekke döneminde İslamın tebliği temelinde Kur’an’ın nüzulü ve açıklanması ile Resulullah’ın dini tebliğ için şahsi olarak takip ettiği usul ve yoldur. Hz. Peygamber dönemin şartlarına göre yollar izlemektedir:

  • Her yerde ve herkese tatlı ve yumuşak bir dil ile hitap ederdi, haklın bilgi seviyesine, kavrama kapasitesine ve bilgisine göre Kur’an-ı Kerim’den ayetler okurdu.
  • İlahi tebliğde Rasûlullah’ın şahsiyetinin de büyük bir önemi vardı. Çünkü o nübüvvetten önce temizlikle, dürüstlükle, emaneti korumakla tanınmıştı. Çocukluğunda, gençliğinde ve olgunluk çağında asla yalan söylememişti. Toplumun içinde kırk yıllık hayatı geçmiş kimseyi incitmemiş, tam tersine herkesin güvenini kazanarak Muhammedü’l Emin lakabını almıştı.
  • Onun yüce ahlakı da İslamın tebliğ ve daveti için teşvik edici bir sebeptir.
  • Savaşta ve barışta düşkünlere, esirlere ve kimsesizlere son derece şefkatli ve merhametli davranırdı.
  • Davet ve tebliğ uğruna Rasûlullah’ın elinin açıklığı ve cömert davranışları özellikle bedevi hayatı yaşayan ve ömürleri boyunca sıkıntı çeken bağışta ve ikramda bulunması bu ii daha da önemli hale getirmişti.
  • İslamı tebliğ etmek ve yaymak için çarşılarda, Pazar yerlerinde halkın gelip geçtiği mahallelerde ve haklın kalabalık bulunduğu diğer yerlerde İslamı anlatmaya çalışmıştır.
  • Resulullah İslamı tebliğ sırasında kanıtlar açıklayarak halkı hak yoluna çağırmıştır. İslamı anlatırken önce o konudaki Allah’ın emirlerini açıklar, daha sonra da halkı aklını kullanmaya tefekkür ve düşünmeye böylece İslamın ne olduğunu anlatmaya davet etmiştir.
  • İslamın tebliğinde dikkat edilen diğer bir husus da doğrudan fertlerle yapılan temaslardır. Rasûlullah bazen bu tür insanları ya evlerine çağırıyor ya da kendileri onların evlerine gitmek suretiyle karşılıklı sohbetlerde bulunarak İslamiyeti anlatmıştır.
  • Rasûlullah’ın İslamı tebliğinde dikkat ettikleri diğer bir husus da Mekke devrindeki yaşayışlarında her gün şehrin dışına çıkarak şehre gelmekte olan kervanlar ve yolcularla ayrı ayrı temas kurardı. Uzaktan Mekke’ye gelen bu ticari kervan sahiplerini karşılar, onları ağırlar ve hatta çeşitli ziyafetler vererek gönüllerini İslamiyete ısındırmayı hedef alıyordu.
  • Rasûlullah Mekke dışına yaptığı seyahat ve ziyaretlerde de İslamı tebliğ etmeye ehemmiyet verirdi hatta bu hususta çevre ve yakın kabilelere İslamı anlatmak ve tebliğ etmek üzere tebliğciler yetiştiriyordu. İhtiyaç halinde çeşitli yerlere fert veya heyet şeklinde İslamı anlatıp tanıtacak kişiler gönderirdi.[1]

Hz. Peygamber üç sene süren gizli davetten sonra Cenâb-ı Hak’tan aldığı “Yakın akrabanı da uyar”[2]  emir ile açıktan tebliğ dönemine girilmiştir. En yakın akrabalardan başlanarak tebliğin açıklanması ve müşriklere karşı açıkça tavır konulması istenmiştir. “Ey Muhammed! Şimdi sen, sana emrolunanı açıkça ortaya koy ve Allah’a ortak koşanlara aldırış etme. Muhakkak ki; Biz, alay edenlere karşı sana kâfiyiz (yeteriz).”[3] Bu ayetlerin nüzulünden sonra tebliğin ikinci merhalesi olan açıktan ve toplu halde tebliğe başlamıştır. Ancak ferdi tebliğ ve gizlilik içinde teşkilatlanma bir süre daha devam edecektir.

Hz. Muhammed bu ilahi emirden sonra müşriklere itibar etmeden, dedikodularını önemsemeden ve onlardan korkmadan açıktan tebliği başlatmıştır. Önce Kureyş soylarını Safa tepesine davet ederek nübüvvetini açıkça duyurmaya karar vermiştir. Resulullah yüksek bir tepeye çıkarak “Ey Kureyş, ben size şu vadide birtakım düşman süvarileri vardır, sizin üzerinize baskın yapmak istiyor diye haber versem bana inanır mısınız?” dedi. Topluluk: “Evet inanırız. Biz senin yalan söylediğini görmedik. Yapılan her tecrübede doğru sözlü olduğunu gördük” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber’in: “Öyleyse ben sizi şiddetli bir azap ile karşılaşmadan önce uyarıyorum. Ben Allah tarafından size gönderilmiş bir elçiyim. ‘Allah’tan başka ilah yoktur’ demedikçe size ne bu dünyada ne de ahirette faydam dokunur..”  sözleri üzerine Ebû Leheb şiddetle karşı çıkmıştır.[4]

Kureyş ileri gelenleri Resulullah’ın İslama davetine önceleri pek karşı çıkmamışlar ancak putlara tapıcılığın eleştirilmesi üzerine bu mesajı büyük bir tehlike olarak görmeye, düşmanca davranmaya ve davetini engellemek için ellerinden geleni yapmaya başlamışlardır.

Kavmi, kabilesi arasında yaptığı çalışmalar, tecrübeler ona Mekkelilerin İslam davasının cemaati olamayacaklarını ifade ettiği zaman o, karşılaştığı diğer kabile mensuplarına “İçinizden beni kavmine götürüp himaye edecek biri yok mu? Kureyş rabbimin kelamını tebliğime engel oluyor”[5] diyerek İslam’ı kabullenecek bir yer aramıştı. Gelenler içerisinde bu cesaret ve imanı gösteren birisi çıkmayıp, nübüvvetinin onuncu senesinde arka arkaya himayekârı olan Ebû Tâlip ve en büyük destekçisi olan Hz. Hatice’yi de kaybedince mahzun peygamber, bizzat kendisi yanına azatlı kölesi Zeyd b. Hârise’yi de alarak İslam’ı tebliğ için yeni bir zemin ve İslamî bir kitle teşekkül ettirebilme düşüncesiyle Tâif’e gitmiştir. Fakat Tâifliler bu şuurdan çok uzakta idiler. Allah Resulü ayakları kan revan içinde kendini bir üzüm bağına zor atmıştır. Fakat onda yılmayan bir azim, kırılmayan bir şevk, bitmeyen bir ümit vardı.[6]

Hz Peygamber hac ve umre için dışarıdan Mekke’ye; ve ticaret için panayırlara gelenlere İslam davetini ulaştırmak amacıyla risâletinin ilk yıllarından itibaren gayret gösteriyordu. Bunlar arasında en verimli olanı Yesrib halkıyla kurduğu temaslardı. Nübüvvetin XI. yılı(620) hac mevsiminde Yesrib’den gelen 6 kişilik bir grupla Mina’nın tenha bir yeri olan Akabe’de buluştu ve kendilerini İslamiyeti tebliğ etti. Hazreç kabilesine mensup bu kişiler Müslümanlığı benimsediler. Hz. Peygamber yeni mühtedi 6 Hazreçli’den kendi kabileleri rasında olsun, Evs kabilesi arasında olsun İslamı yaymalarını istedi ve onlar bunu Evs kabilesi ile aralarındaki husumetlerini dindirecek, yaralara merhem sürecek, eski muhabbeti sağlayacak bir vesile bilerek ertesi sene yine hac mevsiminde şimdi karşılaştıkları bu yerde el-Akâbe’de buluşma vaadiyle yurtlarına döndüler. Şimdi onlar samimi birer İslam davetçisi idiler. Memleketlerinde her gördüklerine yeni dinden bahsediyorlar, Medine’de her evde mutlaka İslamdan söz ediliyordu. Nübüvvetin XII. senesi 10 Hazreçli ve 2 Evsli Resulullah’a söz verdikleri vakitte gelerek biat ettiler. Buna I. Akabe Biatı denilmektedir. Hazreçli davetçilerin gayretiyle İslam Medine’de bir hayli yayılmıştı.  Fakat tabanın ekseriyetini henüz teşkil etmediği için bu kadarıyla kitleleşme çalışması bir ileri mertebeye geçiş için yeterli değildi. Müslüman olanların tam bir İslami şuurla davaya bağlanmaları, İslamın prensiplerini çok iyi öğrenmeleri gerekiyordu. Bu faaliyetleri yürütmek üzere bu biattan sonra Hz. Peygamber, Muvaffak İslam davetçisi Mus’ab b. Umeyr’i Medine’ye göndermiştir. Hz. Mus’ab’ın bir sene boyunca Medine’de yaptığı çalışma meyvelerini vermiş bir sene sonra Resullah’ın yanına döndüğü zaman beraberinde 75 Medineli Müslüman bulunuyor ve bunlar II. Akabe Biatı’nda kendi malları ve canları gibi Resulullah’ı ve ashabını koruyacaklarına söz veriyorlardı. Böylece Müslümanlara yepyeni bir ufuk doğmuş, İslam daveti neşrinde en önemli merhalelerden biri olan kitleleşmeyi gerçekleştirmiş, bir taban oluşturmuştu.

Resulullah’ın II. Akabe Biatı’ndan sonra ashabına hicret için izin vermesi üzerine Medine’ye hicretler başlamış Hz. Muhammed de Hz. Ebûbekir ile birlikte 622 yılında hicret etmişlerdi. Hz. Muhammed Medine’ye hicretinden sonra mânen bu anlayışa sahip ashabını ensar ve muhacirini bir araya getirerek bir ensar ve muhaciri kardeş ilan etti. Kitlesini binanın tuğlaları gibi birbirine kenetlenmelerini sağlamıştır.

Hz. Muhammed’in hicret yolculuğu sona ermek üzere ile kendisini karşılayan Medine halkı ile birlikte şehre girdiğinde ilk yaptığı iş bir mescit yerini tespit etmektir. Hz. Muhammed’in teşviki ve ashabının yardımıyla inşa edilen bu ilk mescit aynı zamanda tebliğ merkezi olarak da kullanılmıştır. Hazırlanan bu mekân her ne kadar 5 vakit namaz kılmak için yapılmışsa da burası tebliğ, irşad ve hidayete kavuşmak isteyenler için bir toplantı merkezi haline gelmiştir. Medine şehrinin merkezinde ilk kez kurulan sevk ve idaresi tamamen Hz. Muhammed’e ait olan bu merkezin başlıca özellikleri şunlardır: Bu mescit hem ibadethane vazifesi görüyor hem de eğitim ve öğretimde kullanılıyordu. Burası hem İslamın tebliğ merkezi, hem de nazil olan yeni vahiy ve önemli haberlerin etrafa tebliğ için yayın merkezi durumundaydı. Uzaktan Medine’ye gelen misafir ve yolcular için barınma ve ağırlama merkeziydi. Bu tebliğ merkezi bazen bir dini müessese, bazen de suçlulara cezalarının çektirildiği bir ıslah evi durumunda idi. Aynı mekân bazı günlerde ise meclis binası şeklinde kullanılıyordu. Sahabeler toplanarak memleket, devlet ve savaş işleri dâhil birçok konularda istişareler yaparlardı. Daha sonra tarihte Mescid-i Nebevî olarak isim alan bu önemli tebliğ merkezinin İslamın yayılmasına, tanıtılmasına ve öğretilmesine büyük katkı sunmuştur.[7]

Hz. Peygamber İslam tebliğ merkezi olarak hizmete açtığı mescidin etrafında hurma dallarıyla kaplı küçük hücreler yaptırmıştır. Medine’de kavim, kabile ev ve kimsesi bulunmayanlar mescidin bu odalarında kalmaya başladılar. Suffa ehli namazını Resullullah’ın arakasında cemaatle kılarak, zamanlarını Kur’an okumak ve ders görmekle geçirirlerdi. Peygamberimiz hadislerinde suffa ashabının İslamı öğrenme ve öğretme yolundaki gayretlerini övmektedir.[8]

Hz. Muhammed’in Medine’de İslamın tebliği ve yayılmasını Mekke’ye nispetle daha sistemli ve açık bir şekilde yaptığı görülmektedir. Çünkü Medine’de bir yandan Müslüman olanların sayısı çoğalmış, diğer yandan da müminlerin iman esaslarının dışında ameli sorumlulukları da artmıştı. İmanın gönüllere tam yerleşmesi için iyi amellerle desteklenmesi lazımdır. Zaten Medine’de nazil olan ayetlere bakıldığında genellikle imandan hemen sonra ibadet, helal, haram ve Müslümanların kendi aralarında ya da yabancılarla olan ilişkilerinde nasıl hareket edecekleri haber verilmiştir.

Hz. Peygamberin Medine devrinde üzerinde durduğu en önemli hususlardan biri de İslamın davet ve tebliğinde görev alacak kimseleri yetiştirmekti. Bu yüzden Resûlullah Kur’an’a dayanarak ashabına neleri, nasıl tebliğ ve talim edeceğini; onları nasıl ve hangi alanda yetiştireceğini tespit etmiştir. Hz. Muhammed kendi adına tebliğ ve davet sorumluluğunu yerine getirecek insanları itina ile seçerdi. Seçtiği bu insanları ilim ve irfanla dolu olmasını arzu ederdi. Seçtiği bu insanların ilim ve irfanla dolu olmasını arzu ederdi. Tebliğ görevini alacak kimselerin araştırma alışkanlığına, geniş tahammül gücüne, düşünme ve muhakeme yeteneğine sahip olup olmadığını incelerdi. Zaten Resulullah bu insanları yanından pek ayırmıyor onlara vahiy kâtipliği gibi görevle vererek onların indirilen tüm ayetlerden haberdar olmalarını sağlıyordu. Ashaptan bazıları da yeni nazil olan vahyin hükümlerini, haram ve helali anında insanlara duyurmak için görev almışlardır.

Hz. Muhammed Medine çevresindeki Arap kabileleri ile görüşüp konuşmak onların yeni İslam devletine karşı durum ve tavırlarını tespit etmek ve kitleyi genişletmek gerekiyordu. Hz. Muhammed henüz hicretin birinci senesi dolmadan civara seriyyeler göndermiştir. Hz. Peygamber tarafından Medine ve çevre kabileler ve meskûn bölgelere tebliğ ve davet heyetleri gönderilmiştir.

  • Benî Süleym Kabilesine gönderilen heyet: Muhammed İslamı yayma, tebliğ ve davet için Ebi’l-Avcal-i’nin başkanlığında elli kişilik bir heyeti bu kabileye göndermiştir. Bu heyet Resulullah’ın talim ve tavsiyesi doğrultusunda İslamı tebliğe başlamışlardır. Fakat Benî Süleym kabilesi tebliğcilere karşı çıkmışlar ve edep dışı davranışlarda bulunmuşlar ve Müslüman heyetinin üzerine saldırmışlarıdır.
  • Yemen Bölgesine Gönderilen Heyet: Muhammed o günki şartlarda nüfüs yoğunluğu bulanan Yemen bölgesine tebliğci ve mürşid sıfatıyla Muaz b. Cebel başkanlığında bir heyet göndermiştir. Beraberindeki Ebû Musa Eş’ari’ye tebliğ ve davetin usulleri hakkında “Yumuşaklıkla iş görmeye bakınız, katiyen sert davranmayınız, halka hep tatlı ve iyi sözler söyleyiniz, müjdeli konuları anlatın, halkın nefretini çekecek davranışlardan kaçının, aralarında birlik ve beraberliği sağlamaya çalışınız. Tebliğ edeceğiniz konuları halka yavaş yavaş söyleyin her şeyden önce vahdaniyeti ve ilahiyeyi ortaya koyun, bundan sonra benim risaletim meselesine geçin. Bunları kabul ettikten sonra günde beş vakit namaz kılınmasını söyleyin, bunu da kabul edince Allah adına kararlaştırılmış zekât konusunu ele alın, Size bir şey daha tavsiye ediyorum: o da mazlumların ahını almamaya dikkat etmemizdir. Nitekim mazlum ile Allah arasında hiçbir perde yoktur.[9]

Bunların yanında ferdi olarak da görevlendirilen Mübelliğ ve mürşidler de vardır. Mus’ab b.Umeyr ve Hz. Ebûbekir bunlardan en önemlileriydi.[10]

Birbirini takip eden birkaç seriyyeden sonra bizzat kendisi de sayıları fazla olmamakla beraber yanına aldığı muhacir ile Medine’ye komşu kabileler ile görüşmüştür. Bunlardan birinde Uşeyra Gazvesi’nde  Benû Budlic ve Benû Damra ile andlaşmalar  imzalanmıştır. Her ne kadar o zaman bu kabileler İslamı kabul etmeseler de İslamın ve İslam Devleti’nin varlığını tanıyorlar ve İslama ısınma konusunda zemin hazırlanmış oluyordu. Daha sonraki senelerde Hz. Peygamber’in sırf İslama davet maksadıyla gönderdiği seriyyelerini ve gazvelerini bu safhanın devamı veya gerçekleşmiş bu merhalenin takviyesi olarak da değerlendirebiliriz.

Rasûlullahın İslama davet hareketinde Hicretin 6. Senesinde imzalanan Hudeybiye Anlaşması bir dönüm noktası teşkil etmektedir. O zamana kadar İslamın ve İslam devletinin varlığını asla kabul edemeye hazmedemeyen Arap Yarımadası içerisinde İslamın en amansız düşmanı Kureyş,resmen İslam devletini kabul etmiştir. Böylece Mekkeli müşrikler kalıbına çekilmiş Müslümanlarla insani ölçüler içerisinde iyi münasebetlerde bulunmayı kabullenmiştir. Bu sulh ve sükûn devresi İslam davetine yeni boyutlar, yeni zemin ve sahalar kazandırmıştır. İslamın gayretli davetçileri güvenle ve emniyet içerisinde çeşitli münasebetle gittikleri her yerde, her vesile ile İslamın prensiplerini tebliğ ile meşgul oluyorlar, akıl sahiplerine hitap ediyorlar ve neticede İslam yeni mensuplar kazanıyordu.[11]

Hudeybiye Anlaşmasının davet açısından sağladığı faydalardan birisi de diplomatik davete imkân vermiş olmasıdır. İslam davetinin evrenselliğine delalet edecek bilgiler ve belgelerin tarih sahnesinde sergilenmesine zemin hazırlamıştır. Zamanı ve zemini müsait olunca Hz. Peygamber’in davetini tebliğde devletlerarası kabul edilerek uygulanan konular ve teamüller çerçevesinde çevresiyle komşu devlet ve idarelerle irtibat kurma metoduna başvurması gayet normaldir.

[1] Fikret Karaman, s.348.

[2] Şuarâ,214.

[3] Hicr, 94-95.

[4] M. Hamidullah, s.96-90.

[5] Ebû Dâvûd, Sünnet; Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’ân; İbn Mâce, Mukaddime.

[6] C. Avcı, s. 40-41.

[7] Ali Aktan, İslam Tarihi Başlangıçtan Emevîlerin Sonuna Kadar, Nobel Yay., Ankara 2014, s. 115-118.

[8] A. Önkal, s.172-174.; F. Karaman, s.231-234.

[9] Tirmizi

[10] F. Karaman, s.243-239.

[11] M. Hamidullah, s.211-220.