Hz. Muhammed’in Davete Hazırlığı

İslami davet vazifesini yürümek sabır ve tahammül, azim ve irade, şefkat ve merhamet, ümit ve istikamet, tevazu ve vakar gibi ruhî olgunluklar, tebliğ esaslarına vakıf olma, muhatabın sosyolojik ve psikolojik durumunu teşhis, ikna kabiliyeti, güçlüklere dayanabilecek yorulma bilmez, davetin her türlü yükünü çekiverecek kuvvetli bir bünye ve davetin müessiriyeti için bir takım maddi imkânlar isteyen meşakkatli ve mukaddes bir iştir. Böylesine bir vazifeye önceden ruhen, bedenen, ilmen ve madden hazır olmak gerekir.[1]

Hz. Muhammed’in tebliğinde bu merhalenin nesebinden başladığı doğumu ve hayatı boyunca devam ettiğini görürüz. Elbette onu davete hazırlayan ve devamlı ona yön veren bizzat Yüce Allah idi.  O Rasûlü’nü kavminin en şereflileri arasından seçmiştir. Hz. Muhammed’in içinde bulunduğu Arap toplumu nesebe fazlasıyla düşkün idi. Böyle bir durumda peygamberin soylu ve saygın bir aileden gelmesi zaruri bir durumdur. Zaten Cenâb-ı Hakk’ın sünneti peygamberlerini kavimlerinin nesepçe en üstün olanlarından seçmekteydi ve Hz. Muhammed’de bu vasıf bulunuyordu. Peygamberimiz gelinceye kadar daima en hayırlı kabile, en hayırlı sülale, en hayırlı aile özelliğini taşımaktaydılar. Böyle temiz bir nesepten gelen Hz. Muhammed’in doğumundan kısa bir müddet önce babasını kaybetmesi, hayatının ilk birkaç senesini Kureyş’ten uzak bir çölde geçirmesi, annesine kavuşmasından kısa bir süre sonra onu kaybetmesi, ardından dedesinden ayrılması gibi durumlar peygamberi hep davete hazırlayan olaylardır. Bu durum müstakbel peygamberin anne ve babasının tevcih ve irşadıyla böyle bir davaya kalkıştığı iddialarını önlemektedir.

Sütannesi Halime’nin yanında iken cereyan eden şerh-i sadr hadisesi de onu davete hazırlayan manevi bir ameliyat olarak değerlendirilmektedir. Hz. Muhammed’in çocukluk ve gençlik evresinde yaşadığı hadiselerden de anlaşılacağı üzere Cenâb-ı Hak resulünü cahiliye adet ve ahlaksızlıklarından korumaktadır. Peygamberlerde bulunan “ismet” (günahlardan masumiyet) sıfatı gereğince günahlardan ve hatalardan korunuyor, davet ve tebliğ için hazırlanıyordu.

İslam dini birden bire hazırlıksız bir şekilde ortaya çıkmamıştır. Mukaddes kitaplar son peygamberin geleceğini bildirmekte ve insanlar bekleyiş içerisindeydiler. Bu bekleyişe cevap vermek üzere son peygamberin hayatında hazırlıklar olacak ve bu hazırlıklar sayesinde insanlar beklediklerini onda göreceklerdi.[2]

Rasûlullah’ın peygamberliğinden önce karşılaştığı bir takım güçlükleri, geçirdiği hayat tecrübelerini Ficar savaşlarına ve Hılfu’l Fudûl’e katılmasını insanlığın bu bekleyişine cevap verecek Hz. Muhammed’in ailevî, nefsî, iktisadî, siyasî, dinî, ictimaî ve harekete yönelik sahalarda hazır hale getirilmesi olarak kabul edilmektedir.

Kâbe hakemliği hadisesinden sonra ona yalnızlığın sevdirilmesi ile her sene bilhassa Ramazan ayı boyunca Hirâ mağarasında tefekkürde bulunmaya başlaması Hz. Peygamber’in davete hazırlığında en belirgin safhayı teşkil etmektedir.

Hz. Muhammed ilk nübüvvet mesajını kırk yaşında almıştır. Yine bir Ramazan ayında tefekkür amacıyla Hirâ mağarasına iken Cebrail (a.s.)’in asli suretiyle gelerek Alak Suresinin ilk beş ayetini ona tebliğ etti. Bu olay üzerine heyecanlanıp korkuya kapılan Hz. Muhammed Hira’dan ayrılarak evine giderek eşi Hz. Hatice’den kendisini örtmesini istemiştir. İlk vahiy ile birlikte risalet başlamış fakat bir süre vahyin gelmemesi fetret dönemini oluşturmaktadır.[3]

Müddessir Suresinin ilk beş ayetiyle fetret dönemi bitmiş ve Hz. Peygamber davet ve tebliğ ile görevli kılınmıştır.

“Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve uyar! Sadece rabbinin büyüklüğünü dile getir. Elbiseni tertemiz tut. Her türlü pislikten uzak dur.”[4]

Bu ayetlerde artık ilahi mesajı insanlara ulaştırma zamanının geldiği belirtilmekte, bu görevi ifâ ederken her şeyden önce yüce rabbine güvenmesi istenmekte, ayrıca maddi ve manevî kirlerden uzak durması talimatı verilmekteydi. İslam daveti, davetçinin kendi şahsından başlayarak suya atılan taşın etrafında oluşan halkalar misali sırasıyla ailesi ve akrabalarına, komşu ve yakınlarına intikal eden, önce Müslümanları sonra bütün insanlığı eksenine alacak bu mukaddes vazife başlayacaktır.[5] Hz. Peygamber o andan itibaren insanları İslam dinine davet etmeye başladı. Bu davet üç yıl kadar gizli sürmüştür.[6]

Aile toplumun en küçük birimidir. İlk önce ailesi bu davete icabet etmeliydi. Şahsının ve ailesinin ıslahına gayret göstermemiş birisinin cihanı ıslaha kalkışması olacak iş değildi. Hz. Peygamber bunu çok iyi biliyordu. Hz. Hatice hiç tereddüt göstermeden derhal ona iman etmiş üstelik teskin ve tesellide bulunmuştur. Hayatı boyunca İslama davet kadrosunun ilk neferi olarak devamlı zevcini desteklemiş, şevk ve azmini arttırmıştır. Hz. Hatice’den sonra Hz. Muhammed’in amcasının oğlu Ali ile Hz. Hatice’nin azatlı kölesi Zeyd b. Haris de ilk iman edenler olarak yerlerini almışlardır. Hz. Muhammed’in kızları da babalarının davetine tereddüt etmeden icabet edenler arasındadır fakat kaynaklarda çok fazla dile getirilmemiştir. Yüce Allah başlangıçta tebliğin İslam’a meyli olan kişilere ve güvenilebileceklere yapılmasını emretmiştir.[7]

Hz. Peygamberin en yakınlarıyla başlayan tebliğ hareketinde bu dönemde gizlilik esastı. İslam inkılapçı bir sistemdir. Cahiliyye adet ve davranışlarının her türlüsünü reddeder, bunlarla kendi nizamı arasındaki sentezi kesinlikle reddederdi. İşte bu özellik İslam hareketinin daha çok reaksiyona, çile ve meşakkate maruz kalmasına neden olmuştur. Davaya karşı çıkabilecek kişilerin baskı ve reaksiyonlarının davanın neşrini engelleyip davaya zarar getirilmesi endişesi yüzünden davet üç sene gizli yapılmıştır.

Bu dönemde Hz. Peygamber ve ona inananlar gizlice ibadet ediyor, namaz kılıyor ve davet çalışmalarını gizlice yürütüyorlardı.  Davet sadece kendisine güvenilen, teklifi kabul etmese bile sır olarak saklamasını bilen kimselere ve İslam’ı kabul için yatkınlığı olduğuna inanılan, cahiliyenin bidat ve sapkınlığından tiksinerek doğru yolu arayış içerisinde olan kişilere sunuluyordu. İlk iman edenler arasında yer alan Hz. Ebûbekir ve Hz. Osman daha önceden Hz. Peygamberin arkadaşıydılar. Hz. Ebûbekir daveti hiç tereddiüt etmeden kabul etmiş ve İslamı yayma konusunda büyük gayret ve fedakârlık göstermiş, güvendiği ve arkadaşlığı olan kimselere tebliğde Hz. Muhammed’e yardımcı olmuştur. Daha sonra Zübeyr b. Avvam, Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebi Vakkas, Talha b. Ubeydullah da ilk iman edenlerdendir. Kalbinde İslam’a meyli olanlar, hakikate gönül verenler bu uğurda karşılaştıkları güçlüklere göğüs germeyi biliyorlardı. Muhtemel ki başlangıçta herkese davette bulunulsa ve insanlar yoğun bir şekilde İslam’a girdiklerinde en ufak bir zorlukta yüz çevirebilirler, belki de İslam içinde aleyhte çalışan çok tehlikeli bir grup haline dönüşebilirlerdi. Bu bakımdan gizliliğe riayet ediliyordu.[8]

Bu şekilde gizli devam eden davet ve tebliğ vazifesi devam ederken, müminlerin eğitim ve idaresinin yapıldığı, İslama meyilli kişilere telkin ve tebliğin yapılabileceği bir teşkilat merkezine ihtiyaç duyulması sonucunda ilk inananlardan olan el-Erkam b. Ebi’l Erkam’ın evi Dâru’l Erkam, henüz yeni Müslüman olmuş kişilerin iman ve ibadet esaslarını talim edecekleri, Rasûllerinden bizzat tatbikatını görerek zihinlerine ve gönüllerine yerleştirecekleri, diğer dava arkadaşlarıyla görüşüp beraber çalışıp çabalayacakları bir yer olarak seçilmiştir.

Dâru’l Erkam’da bu şekilde kadrosunu oluşturmak üzere İslama davet faaliyetini yürüten Hz. Muhammed’in bu merhalesi, şüphesiz İslamın yayılmasında büyük ehemmiyeti ve değeri olan bir merhaledir. Mekke’de İslamın yayılmasında ve İslamın kitleye mal edilmesinde  Dâr’ul Erkam’ın büyük rolü olmuştur. Sahabelerden pek çoğu burada Müslümanlığı kabul etmiştir.

Dâr’ul Erkam’da Müslümanlara yönelik olarak yapılan çalışma, İslam dairesine girenlere tam bir İslami anlayış ve ruh kazandırarak onları davaya sadık birer eleman, kadronun fedakâr birer ferdi haline getirme, davetin neşri için çaba gösterecek birer davetçi olarak yetiştirme olarak kabul edilmelidir.

Hz. Muhammed’in İslam’a davetinde metot olarak davetçiler yetiştirmesi ve çevreye göndermesi oldukça önemli bir unsurdur. Dâru’l Erkam’dan yetişen Mus’ab b. Umeyr’in I. Akabe Biatı’ndan sonra Medine’de gerçekleştirdiği faaliyetler İslam Devleti’ne Medine’yi hazırlamıştır.[9]

[1] Ahmet Önkal, Rasûlullah’ın İslâm’a Davet Metodu, Esra Yay., Konya 1995. s. 101.

[2] A. Önkal, a.g.e., s.105-127.; Mustafa Çağrıcı, a.g.e., s.34.

[3] Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, Beyan Yay., (trc. Mehmet Yazgan), s.81-86, İstanbul 2015.

[4] Müddessir, 1-5.

[5] Ahmet Önkal, Rasûlullah’ın İslâm’a Davet Metodu, Esra Yay., Konya 1995, s.41.

[6] Casim Avcı, Son Peygamber Hz. Muhammed, İSAM Yayınları, İstanbul 2012, s.36.

[7] Ahmet Önkal, 131.

[8] M. Hamidullah, a.g.e., s.85-86.

[9]  A. Önkal, s.140-144.